29 Ekim 2009 Perşembe
çizmeli kedi
moda, anlamı tersyüz edebilir. gerekliliği anlamsızlaştırabilir. güzeli de güzel olmayanı da tanımlayabilir. meşrulaştırabilir.
bunun için ayakların terlemesi çok küçük bir bedeldir.
bağdat caddesinde cumhuriyet bayramı
insanların kalabalıklar halinde biraraya gelme ihtiyacı var. çirkin, hastalıklı bir ihtiyaç değil, ışıl ışıl, coşkulu bir ihtiyaç.
kolektif coşku, asgaride kolektif buluşma. antropologlar bayramlara bu şekilde bakıyor olabilir.
doris lessing'in şikasta serisini okuyunca biraz daha başka bakıyor insan. "dünya"nın, "yaşam"ın ve "evrim"in ihtiyacı, bu tür enerji tazelenmeleri, temizlenmeleri. bayramlar, kalabalık ritüeller bunun için sanki. dünyanın üzerinden negatifi yıkamak için.
atasözü ile arada çok önemli bir bağ varmış gibi gelyor: "dünya iyiniyetlilerin yüzü suyu hürmetine dönüyor."
her bir bayram, her bir inançlı, temiz biraradalık. sanki tam merkezlerinden, japon animelerindeki gibi, bir enerji akıp, kiri pası alıp götürüyor. tam aksini de düşünebiliriz. yıkıcı kalabalıklar, çok fena kirletip, eksiltiyor. akıp gitmeyi engelliyor, tıkıyor, şeffaflığı yokediyor, kapatıyor, aşkı öfkeyle, inancı kaygıyla kirletiyor.
fener alayı yoktu bu sene. alay vardı, fener yoktu. izmirde denk geldiğimde o koku, benzinimtrak koku, fazla gelmişti zaten. izmirdekinde, alayın en önünde yaşlı bir ateş kusan amca vardı. pont neuf aşıklarını hatırlamaya çalışmıştım. sonra da gümüldürde öldürülen, hacin devesi gigil'in, moğol akrobat sahibini. üçü arasında hakikatten bir benzerlik var gibiydi. ateşten yanmasın diye kazınmış saçlar? şimdi geldi bu aklıma.
neyse, bağdat caddesinde fener alayı niyetine "chopper"cılar vardı. tam önümüzde durdular üstelik. geçip gitmeleri daha büyülü olacaktı. ama durup, ufak gruplar halinde biraraya gelerek, konvoyun kalanını beklediler (sanırım) tam önümüzde. büyü bozan zevzekliklerini duyamamamız için, deniz beni bikaç metre öteye çekti. hakkatten kalabalık bir güruh olarak ve uzaktan çok çarpıcı görünüyorlar. eğer şu, şu ve şu'nun antropoz kaynaklı, şu'nun hevesli bir tıfıl, bunun parasıyla (vs) motorcu olduğunu kurunca, of sevimsizleşiyor. tabi, bu şekilde düşünmeme engel olamadığım için kendimi sevimsiz buluyorum en çok. ve onlar da, tam da öyle göründükleri için iyice gıcık oluyorum.
dedim ya, onların arkasından fener alayı bekledik. yoktu. çok nostaljik ve hatta çakma dururdu sanırım gerçekten de... salt halk vardı. halk da gayet keyifliydi. ara ara şarkı, marş falan söyleyen gruplar... kırmızılarını giyip, evden kendini dışarı atmış genç, çocuk, yetişkin, yaşlı, ellerde bayrak, balon, resim, elinden tutulmuş torun, evlat, sevgili, eş, şen şakrak, organize edilmemiş, kurulmamış, planlanmamış, kendiliğinden, akıp giden, gülen, konuşan, şarkı söyleyen, öğüt veren, anlatan, şakalaşan, isteyen, uman, coşkulu bir sürü insan. tahammülü azalmış sinir hastaları gibi değil, trafik ya da kredi kartı mağduru gibi de, küçücük ve tek başına da değil, başka bir hâle memnuniyetle teslim, ipleri azıcık gevşetebilme fırsatına müteşekkir.
iyileştiriciydi. hiçbir zaman açık olmadım bu tür sosyal hallere. evimde olurdum. yıllarca 29 ekimlerde, akşamları bir fener alayı falan olduğunu da bilmedim. bu da benim gibi bir sürü insan olduğunu göstermez mi? farkedince birtür mahrumiyet bu.
28 Ekim 2009 Çarşamba

bir tür kişilik bölünmesi ilizyonundayım. gündüz ghost hound'u beş bölüm izleyerek tamamladıktan sonra gecenin sonunda, Thirteenth floor'u seyredince, fazla yükseldim. simülasyonun içindeki, kendimin ta kendisi, bihaber olan karakter gibi hissediyorum kendimi (vay) "bir yerlerde gerçeği var, ben bunu neden ciddiye alayım ki şimdi?" gibi...
aynı his ghost hound'da da çok fena vardı. ama orada "uzaklaştıkça kendine dönersin" gibi birşey daha çok.
180 dereceden sonra varılan 360 derece gibi.
yolculuğun her bir anında, o an'ın "ben" ini gerçek zannederek. ve her bir anı 180 derece, ya da 360...
büyüleyici.
feysbuktan sebep zırvalama

(salı, gece)
birilerinin eklediği kalabalık şen bir fotoğrafa bakıyorum. güzel eğlenti atmosferi, iyi mod...
eskiden böyle karelere bakınca içim sıkışırdı, tatlı tatlı hem bir yandan. onlar benim henüz bulunmadığım haller, benim deneyimlemediğim vaadlerle doluydu.
yaş almak bu hevesi darmaduman etti. fotoğrafı gördüğümde ancak farkettim ki hanidir kalabalıklara imrenmemekteyim. sanki tüm kalabalıkları biliyorum. sanki merak edecek birşey yok. sanki kalabalıklar eskisi gibi cezbedici değil. halbuki kalabalıklarda bulunup, tüketmedim. içimde bir yerde hep bir grubun üyesi olmayı kurdum, şimdi artık merak etmiyorum.
patetik olan heves miydi, yoksa bu hevesin geçmesi mi? bu değişiklik bir ilerleme mi, gerileme mi? "ileri-geri" yoktur diyebilirim, ya da "gerileme" yoktur diyebilirim, ki ikisi de birbirini getirir.
meşrulaştırabildiğimi umsam da, içeri baktığımda bir "yargı" hali görüyorum. ilerleme/gerileme dışında yargılayacak ne var?
çıkamadım işin içinden...
5 Eylül 2009 Cumartesi
26 Ağustos 2009 Çarşamba
sahilde bir günbatımı yürüyüşünde neler gördüm.
yürüyenlerle gözgöze gelmek biraz tatsızdı. kendilerini vakfetmiş yürüyorlardı ancak durum umut verici görünmüyordu. daha zorlu bir egzersiz yapmamaktan dolayı suçluluk ensede, yürümekten vazgeçebilecek kadar cevval olamamaktan ezik, yürümekle zayıflayacağına inanmadığından bezgin, yürümekten yüz bularak iştahını kısmayı ertelediğinden kıçı ağır, taşıması zor, canım günbatımında aslında bir keyif şekli olabilecek aksiyona kendini ite kaka attığından öfkeli, seke seke koşabilen formu sağlamlara kırgın, gözgöze geldiğinde, bunların ne kadar görünür olduğunu bildiğinden neredeyse saldırgan... kulağında müzik, incecik, narincecik olanlar da var, ama onlar da o kadar sert bir mesafe koymuşlar ki etrafa bu canım havada, bu harika saatte bu denli somurtmak, hiçbir güzellikte sağlığa işaret edemezmiş gibi geliyor bana.
koşanlar sadece daha fit değil, aynı zamanda daha da sempatik. bu gerçek. yorgunluk sevimliliği arttırıyor. ve bu daha gönüllü bir yorgunluk. çünkü efor tuhaftır. küfrederek başlarsın, 15-20 dakika sonra bir güzel ısınınca bir bakarsın hiç bitmesin istiyorsun. içerden dışarıya keyif hareket eder efor sarfederken. bir filmi ilerken aldığın haz gibi pasif tanıklıkla değil, kendi özkaynağından, kendinden aldığın haz olduğu için, çok tatminkardır ve sanki sadece ter değil, biraz da neşe üretir. bana kalırsa göz teması kurabildiğin koşan herkesi gülümsetebilir insan. en ciddi ve asık suratlısı bile içerde mutludur çünkü.
güzel kılıklı, dinamoyla yanıp sönen farlı bisikletlilere hep bayıldım zaten. tüm aksesuarlarına, onların minimalliğiyle ters orantılı işlevselliklerine. hiç "bisikletçi" olmadım ama gönlümde kesinlikle fahri bisikletçi olarak süzülür, suluğumdan gururla kaybettiğim sıvımı alır, aerodinamik gözlüklerimlemanzarayı süzer ve üzerimdeki tiril giysinin kenarlardaki küçük salınımlarıyla hızımı ölçerim
bir kapının işlevini kaybetmek bahasına ihtişamını nasıl kazandığını gördüm.
yarın bunun fotoğrafını çekip tam bu cümlenin altına yerleştireceğim.
demir bir kapı. zaten hep güzelmiş. bu sahil tarafına açılan bir bahçe kapısı. büyük, yüksek. konumu yüzünden kullanılmaması insanı üzüyor biraz, ama o kadar harika sarmaşık kaplamış ki! bakmalara doyulmuyor. açılmayan güzel kapı...
tür tür cins köpekleri gezdiren insanlar, kendisinin on katı büyüklüğünde köpekle oynaşıp onu kovalayan bir başkasını gördüm.
yaşı büyükçe bir çocuğun, küçücük bir veletle oynaması gibi görünüyordu aynı. büyük kovalıyor küçük kaçıyordu. sonra küçük kovalamaya başlıyor, büyük kaçıyordu, mesafeyi açmadan, oyunu bozmadan, tadı kaçırmadan. oyun oyun içindir! oldum olası yenmek için kolay yollara sapanlarla oyun oynamaktan değil, "oyun ruhu"nu şad etmek amaçlı oyun oynayanlarla oynamaktan keyif almışımdır. burada derhal bu konudaki en tuttuğum kankalarımı anmam gerekir. yüzlerce yıl öncei lise çağlarında aykut ve tolga, yıllar sonra yiğit ve ibir. evet, direk önlerinde eğiliyorum. oyun arkadaşlığının kutsal ruhları gözetsin onları!
oynaşan köpeklere dönecek olursak, benim kazu kızı düşündüm hemen. nasıl cazgır, nasıl yaygaracı olduğunu. buradaki tüm türler böyle bir barış, bir ağırbaşlılık bir sükunetle donanmışken, benimkinin taşra heyecanını ve görev bilincini düşünerek güldüm. beni çekiştirerek mi yürür, yoksa bu sıralar yaşından dolayı yaptığı gibi tembel ve gönülsüz takip mi eder? annemlerin orada gezdirirken başka köpeklere havlamıştı, buradaki her birine havlayarak beni deli mi eder?mmmh, evet kesin deli eder...
kıyıda, bileklerine kadar suyun içerisinde, kıçı günbatımına dönük, kuyruğunu bir o yana bir bu yana devirerek yürüyen bir martı gördüm.
upuzun bir mesafeyi böyle, pençeleri bileklerine kadar suyun içerisinde yürüyerek katederken yeni terkedilmiş bir aşık gibi görünüyordu. dönüşte bu sefer bir başkasını sahilde oyalanırken gördüm. bir başkasıydı diyorum, çünkü rengi daha koyu gibiydi, deniz öyle dedi (kıyıya vuran değil, yürürken koluna sarmaştığım). buluşmayı kaçırmış, şaşkın bir martı olduğunu düşündük bu seferkinin. hatta ben daha ileri gidip "belki bugün onların senede bir günüydü" dedim. deniz beni ne zaman ciddiye alıp ne zaman almayacağını gayet güzel ve kolaylıkla öğrenmeye başlamış biri olarak en doğru gülüşle savuşturdu zevzekliğimi.
12 Ağustos 2009 Çarşamba
ceki'yi seviyoruz
ceki. benim kazu'nun tüm çaçaronluğunun aksine süper beyefendi bir köpek. daha altı aylıkken öyleydi. ağır abi biraz. yumuşak. kazu işgüzarken, ceki biraz ekabir. labrador kırması. 2000 doğumlu. ocak sanırım. annemlere altı aylıkken geldi. şimdi 9 buçuk yaşında ve bir hafta10 gün önce katarakt oldu.daha önce eser'in kör bir kedisi olmuştu. küçükken bulunmuştu, o zaman da kördü ve hep kör kaldı. ancak inanılmaz bir şekilde kör olduğunu anlamak neredeyse mümkün değildi. kendisi bile kör olduğunu bilmiyordu sanırım. biz aydınlık ve karanlığı farkettiğini düşünüyorduk. dur bakayım. o da 2000 yavrusuydu:) geçen sene gitti.
hayvanlar hakkatten çok daha barışık. yaşamla, ölümle, hastalıkla. ceki de yaygarasız kabullendi durumu. şimdi annemin deyimiyle biraz lap lap yürüyor, bir de görebilecekmiş gibi yürütürken gözlerini kocaman açıyor, ifadesi çok tuhaf, alışması zor.
artık ceki'yi yürütmek bambaşka bir ritüel. mesela sürekli konuşuyoruz:) bana kalırsa belki de yapmamak lazım. hayvancağız dile gelse "kafa bu be" der mi acaba diye düşünüyorum. vır vır vır kafa ütülüyor olabiliriz. yapmamak lazım diyorum ama bir yandan da kendimi hiç tutamıyorum. hayvanlarla konuşmak zaten süper matrak ve zevkli bir iştir, kendimi alamıyorum. tabi genelde dur ceki, yavaş, afferim oğlum! şeklinde ifadeler kullansam da gayet uzun cümleler kurduğum da oluyor.
ritüellerden en önemlisi ceki'yi benim kazu'dan sonra gezdirmek. onun kokusunu takip etmekten hoşlandığını varsayıyoruz. daha da önemlisi, özellikle erkek köpeklerin çiş yapma dürtüsünü, başka köpeklerin çiş kokusunun tetiklemesi. kazunun hiç bir eseri es geçilmiyor. territory, ceki'nin işaretiyle tartışmaya yer bırakmayacak şekilde belirleniyor.
hayvan besleyenler bilir, bu hayvan milleti konuşamasa da pek çok jest, mimik, sesle kendini gayet iyi ifade eder. şımaran köpek solumasını tanımamak mümkün değil. körlüğe alışmaya başladıktan sonra ceki, kazu'nun mirasını, kendi kokusuyla gizlediğini düşündüğü her seferden sonra, böyle bir gururlanma, bir şımarma haline bürünüyor. hani gözleri sağlamken de yapardı ama sanki şimdi daha muzaffer bir havası oluyor. bir de şu ayaklarıyla toprağı geriye itip, "heyyyttt burası benim" davranışı var ki, bugün farkettim, vurgulu afferimmm'lerle bunu artuk ben de tetikleyebiliyorum. genelde ne bileyim, kendi köpek hislerine uygun kriterlerdeki yerlerde bu hareketi yaparken, şimdi ben afferimm! dedikçe ufaktan yelteniyor. bayılıyorum.
bir çok erkek köpek gibi ceki de hacetini yerden yüksekçe şeylere doğru gidermekten keyif alıyor. patikanın kenarlarında büyümüş çalılar favori. ama aralarda taşlar da var. o çalılara sürtünerek geçerken biyerler saptamayı seviyor. işte bu noktada onu gezdirene duyduğu güven devreye giriyor. ilk günler kenarlara değdikçe uzaklaşmak eğilimindeydi. ama ben de annem ve babam gibi hayvanı bu keyfinden mahrum etmemek üzere onu uygun çalılara yakın geçirmeye çalıştığımızı farketti artık:) eskisi kadar ürkmüyor ve çalılara sürünüyor. arada önüne çıkan kayalar onu şaşırtmasın diye ufak jestler yapıyoruz. durmak, onu da durduruyor ya da yavaşlatıyor mesela. kişiyle aradaki mesafeyi açmamaya çalışıyor, bu durumda gezdiren yana açıldığında da bağını çekmeden, uyumlu bir şekilde açılmayı öğrenmeye başladı.
o bunlara alışmaka uğraşırken bizler dırdır konuşup duruyoruz. ben çokluk ipe sapa gelmez. "yahu ne kadar akıllıymış bu köpek" gibi "hatırladın mı oğlum burayı?" türünden lüzumsuz cümleleri bol bol sarfediyorum. şimdi babama sordum, o sadece işlevsel sözler söylüyormuş . rasyonel adam işte. laf kalabalığıyla kafa karıştırmayacak. anneme güvenim sonsuz anlamsız cümleler konusunda. yok o da minimal takılıyorsa biraz tuhaf hissedeceğim.
tatile çıkmadan önce Blindness/Körlük (2008) 'ü seyretmiştim. çok etkilemişti. nereden çıktığı belirsiz bir körlük salgını neredeyse medeniyetin sonunu getirir! filmi izleyince düşünüyorsun da, çok mümkün:) tabi insan olarak bunu fena abartıyorum, bizim baskın duyumuz görmek. köpeklerinse 3. baskın duyusu zannediyorum. ama yine de ceki, burnunu bir taşa vurabiliyor (temkinli olduğundan yavaşça). ama hani, her çalıdan, her taştan, aradan sıyrılmış odun parçasından yani her tehditten korumak öyle zor ki! ama o biraradalıkta, partnerlikte bunu becerince inanılmaz duygulanılıyor. inanılmaz bir şefkat ve şükran. ceki bana harika bir hediye veriyor gibi mutlu oluyorum her seferinde. bir ayrıcalığa sahipmişim gibi:)
10 Ağustos 2009 Pazartesi
evlilik karşıtı gevezelenme
Çağdaş insan, kendini medeniyetin zirvesinde görse de, suları yataklarından etse, havada uçabilse, kendine tekrar tekrar değerler biçse de de aile kavramına dokunmayı aklına getirmedi. (Genetik bellek “boot” edilirken ilk o yazılmıştır belki.)
Anunnakilerimize faydamızın olduğu dönemler bitip gideli çok olsa da, yenilerini kalabalıklardan, çok uluslu şirketler olarak yükselttik ve onlar da selefleri (kendilerinden öncekiler) gibi ailenin bir tür düzen polisi olduğunu hemen fark ettiler. Evlilik kişiyi stabil kılar. Kişi evlenince “durulur”. Güvence ihtiyacı artar. Kuralların dışını merak etmeyi bırakıp, içeride kalarak kendi küçük sisteminin, dışarıya rağmen(!) devamını temine “çalışır”. Kapitalist devletler de, dev şirketler de aileyi yüceltir, özendirir bu yüzden. Evliliğin meşruiyeti tartışmaya zaten açık olmadığı halde roller; modernizm, özgürlük ve tüketim hazzıyla makyajlanıp modifiye edilir, reklamlarla beyne derinden nüfuz eder. ve yine bu yüzden özgürlükler ülkesi bile eşcinsel evliliklere izin vermez. kadına, erkeğe, çocuğa, bebeğe, hayvana özel ürünler bas bas bağırılırken, gay tüketici potansiyeline yok muamelesi yapılır, çünkü “evlat” yapıştırıcısını üretemeyen birlikteliklerin fertleri daha özgür ve daha cüretkar olabilirler. Cengaverce alternatif yaşamlar kurup çemberi kırabilirler. Daha da kötüsü “aile” olarak tanındıkları takdirde, bu koruyucu çatının altında sistemi içeriden çökertebilirler (maazallah!).
Marjinalliklerin tırmandığı, yeni felsefelerin filizlendiği, insanlık tarihinin sert dönüşler yaptığı zamanlarda evlilik kurumu da tartışılmıştır mutlaka, ancak bu tartışmalar, tuzu kuru egzotik felsefecilerin, bitli hippilerin, tü kaka anarşistlerin dilinde ölü doğmuş zevzeklikten başka bir şey olamamıştır.
Marjinalliğin de gayet popüler kültür sınırları içine düştüğü bu zamanda ise, en sivri kişiliklerin kendilerini evlilik konforuna teslim etmelerinde bir çelişki görmemeleri şaşırtmıyor bile. En playboy “uygun kadını” bulunca, en feminist “şoven olmayan” biriyle, en hoppa “durulduğunda”, entelektüel doğacak çocuğun hatrına, ey ahali eline mesleğini alıp askerliği de yaptıktan sonra. Herkes, illa ki “evlilik” yapacağı “bilgi”sine sahip. Kabul değil, hayır, hiç şüphesiz “bilgi”.
mmm, sadece bazen başka bir yol daha olabileceğini düşünüyorum. henüz akıl edemedik ama olması gerek. yen içerisine saklanmış, sözü edilmeyen "mahrumiyet ve fedakarlık zorunluluğu"nu ihtiva etmeyen bir yöntemin olabilmesi bana çok mümkün geliyor.
12 Temmuz 2009 Pazar
rorschach'vari bir self-sağaltım
Korku filmlerindeki en dehşetli öğelerden biri, bedenin içine giren küçük kalabalık güruhtur. Mağdur ya da mağdure, inanamaz bakışlarını, öne doğru uzattığı elleri ve kollarında biçare gezdirirken, kamera bize onun gözlerinden bir bakışı lütfeder. Derinin hemen altındaki oraya buraya koşuşturan bir sürü kabartıyı görür, fena halde tiksiniriz, zira bundan ne kaçış, ne kurtuluş vardır ve kendi bedenin, düşman yatağı olmuştur. dehşetin son noktasıdır…
İşte bazen nereden çıktığı belirsiz darmadağınık öfke zerreleri aynen o düşman gibi tende karıncalanıyor ve onları alıp anlamlı uzun cümleler, mantıklı sebeplendirmeler haline getirmek üzere “bi dur” maya çalıştığında, daha da hızlı hareketlerle başka başka ruh hallerine dönüşüyorlar, avucunda yakalamaya çalıştığın su misali, parmaklarının arasından göz göre göre, akıp gidiyorlar ve geniş ayanla tutabildiğin o bir parça sıvıya karşılık tuhaf bir terk edilmişlik duygusuyla kalakalıyorsun.
Nereden çıktı.
Familyayla biraradalığın 10 günü geçmiş olmasından:
Familyanın iyi-kötü, şu-bu olmasıyla alâkasız olarak, bu özgür ruh çoook uzun zamandan beri kendi halinde olmaya alışkın olduğundan, kuşatılmış hissetmeye başladı muhtemelen.
İnsanların etraftaki sevgi yüklü varlığı, ortaklıkların, ihtiyaçların, zamanların ister istemez sürekli kesişmelere sebep olmasıyla, müdahaleden zerrece hoşlanmayan bünyende sanki sürekli bir dürtüklenmeye maruz kalıyor gibi hissediyorsun. Herhangi bir şekle bürünmeden, bir harekete geçmeden önce, etraftaki başkalarının varlıklarını fark edip, onlara göre, (yer, zaman) davranmak, orada değil burada oturmak, şu şeyin ortadan kalkmasını sağladıktan sonra öbürsüne başlamak, sesi biraz kısmak, içeriye kaçmak, dışarıya göçmek, seni çok yoruyor. Bir arada yaşamaya alışkın insanların farkında bile olmadan yaptıkları doğal tüm şeyleri, sen kendine çakmak zorunda kalıyorsun ve bu ekstra çaba seni zayıf düşürüyor.
Bunca abarttığından, hem dürtülmeleri (aslında seni dürten yok) hem yorgunluğu (bütün gün yaptığın “yorulacak” bişey yok), ancak tanımlayamadığın bir öfkenin ufak ufak, mayanın şekerli suda kudurmasınca küçük ama etkili öfke üretiyorsun. Daha da sevimsizi bu öfkeyi ne tam tanımlayıp bir şeye yönlendirebiliyorsun ne de lüzumsuzluğuna ikna olup, silip süpürebiliyorsun. Sakin kalmaya çalışıp, okuduğun kitaptan bir sayfa daha çevirirken, derinin altında kıpır kıpır edip, paragraflar arasında aklını ordan oraya, büyük harfle başlamayan, noktayla son bulamayan, bir yere varamayan cümlelerin taşkın sularına sürükleyip, zınk diye durduğunda her biri bir gölgeye kaçışarak, elle tutulur bir cümle, bir sebep, bir anlam bırakmadan ortalıkta, daha da yorulmuş bu zihnin, 2 dakika sonra geri almak üzere kitabı yana bırakmasına sebep oluyorlar. O kitabı tekrar eline alıyorsun, hiç bir şey olmamış gibi, çünkü o gölgeleri hissedebildiğin, ancak gözucunla bile göremediğin o 2 dakikada, gözlerini nereye diktiğinin bir anlamı bir önemi yok, ne de düşüncelerinin gittiği herhangi bir doğrultu. İpucu olmayan bir sherlock holmes gibi sebebi bir önceki paragrafın içerisinde aramak üzere sanal olay mahalline dönüyorsun, belki buradaki bir cümlenin çağrışımı, bir kelimenin tetiklemesiydi bu kısa hezeyan, onu geri dönüp bulmak lazım ki, yeter artık, olduğu gibi saçılsınlar heryere de toparlayayım, yere çarpsınlar beni ki, vurup ayağımı tırmanayım, ya da seveyim de oturup orada kalayım. Her neyse, her nasılsa, şeklini biçimini görüp kavrayayım…
Arada işte böyle, trajedi yaratmanın ayartıcılığına teslim olarak sebepleri kovalamaya devam edeyim
Bikaç gündür Terlik ve rüya sorunsalı.
Of, bu öfke kaynağı zaten yıllardır kendi başına varlığa dönüşmüş, ben onun kılıfıyım. Anahtarı, kilidi, kelepçesi hepsi benim, hepsi bende. Arada sırada sanırım, zayıf düştüğümde, peşpeşe birkaç rüya, ona bitişik gerçek hayattan bir katalizörle, içime sızar, sızım sızım sızıldar, atom bombasının havada asılı mantarı gibi elle tutulur ve tanıdıktır. Ondan bahsetmeye, açmaya, yaymaya, deşmeye gerek görmezsin, o senin kanserin, habis urundur, ehlileştirmedikçe kurtulamazsın. Sana eklediği, senden çıkarttığı, hepsi senindir, ve bir yandan tüm olumsuz görüntüsüne karşı seni ittirmiş, hareket ettirmiştir. Onu bilir, izlersin, tüm şekilleri “rorschach” gibi seni anlatır. O aslında bir sebep değil, sonuçtan az evvelidir. Ters gittiğini fark etmediğin şeyler olduğunda yüzeye çıkar, kolunu arkana çevirip öyle güzel burkar ki, duruşunu değiştirmen gerektiğini tüm bedeninle anlarsın.
Çirkindir (o yüzden çok güçlüdür). Büyütürsün, küçültürsün ama ipini kesip göndermezsin çünkü, işlevi budur, ve acıta acıta yapar görevini. Öfkeyle minnet duyarsın her badireden sonra, unutur gidersin bir sonraki sefere rüyana girene dek…
Yaşlılar ve kasvet:
Nedense yaşlılıktan, yaşlılardan bir kasvet yayılır gerçek hayatta. Gerçek hayatta diyorum , çünkü kitaplarda, filmlerde, dizilerde pekala şen yaşlılar vardır. Ve bunca sene ve tecrübeyi geride bırakınca insanın elinde en çok neşe kalması gerektiğine fena halde kanisin. Sen kanisin ama gerçek hayat her zamanki gibi başka telden çalıyor. Yıllarca başka başka yaşamların başka başka dertlerini aslında hep tek bir şeyden bahsettiklerini fark edemeden konuşmuş familya yaşlıları, ve onları ziyarete gelmiş başka başka çeşit çeşit orta yaşlılar, genç yaşlılar, onlar gibi yaşlılara tanık olup durmaktan yoruluyorsun. Müdahale arzun ve müdahale lüzumsuzluğu, üstüne müdahalenin kimin ne haddine olduğu gerçeğiyle, genel geçer saptamalar yaparak yırtmaya çalışıyorsun. Son yirmi yıldır, bir önceki yirmi yılı konuşup durmaktalar sanki ve sen anlamadığın sosyal bilimlerden saptamalarla ortalığa bir çeki düzen vermeye çalışıyorsun. Diyorsun ki bu sülalede (artık sınırı her nereden başlar merkezi nereye düşerse) üremeyle ilgili bir kırılma yaşandı ve bir kuşak doğamadan gümbürtüye gitti. Bundandır ki ortalıkta doğup büyüyen, koşup oynayan sabiler dikkati dağıtamadığından, aynı teraneler, yıllarca süren dizinin değişmeyen aynı kahramanları, taze kan olmaksızın döne dolaşa benzer maceralarla, ratingi yerle yeknesak, zevksiz bir diziyi iteleyip durmaktalar. Senin de sağlam bir köşesini işgal ettiğin bu çiftleşme ve üreme kırılması, seni boğan bu kasvetin sebeplerinden biri.
Sen seni boğanı doğuransın (elbette ve her zaman)
Hayat, hâd, emek, ve müdahale:
Yolda yürürken, yerde kocaman bir gazete parçası gördün, belli ki çöp, yolun ortasında bir işe yarıyor değil, hayata müdahale işte tam da oradadır, ve tam da o andır. Kişiselleştirmeden, eğil, al, at. Hepsi bu.
O gazete her şey olabilir. Her bir şey.
Gör, farkına var, ilişkilen, bunu yapmanın “o an” “senin” işin olduğunu kabul et, gerekli emeği ver, müdahale et. değiştir. İnsan değiştiren hayvan...
Etraf:
Etraf her zaman senin elini kolunu keser yanılsaması. Kimse kimseye bişey yapmaz. Ve de yapamaz. Ne de sen kimseye. Etraf da birçok sen hepitopu. Kendi böcüklerinden kurtulmaya çalışıp duran.
Kedi gibi kulaklarını arkaya dikip, tüylerin diken, bir yandan duyacağın tek bir sese, fark edeceğin tek bir harekete saldırmaya hazır bu gergin halden, yine bir kedi vazgeçişiyle sıyrıl. Git köşene ve bir güzel yalan.
Dürtüklemeler (sen öyle anlıyorsun) bırak devam etsinler, orada oturmayıp burada oturman gerekiyorsa (çünkü annen arkadaki dolaptan bişey alacakmış) tamam git başka yerde otur, acıkınca ye, susayınca iç, kazu kızı zaten bir 8 yıl neredeyse her sabah ve akşam gezdirdin, şimdi de gezdiriver, evet duşta baban var ve sen 10 dakika sonra girsen ölmezsin, ve bu 10 dakika armageddondan önceki 10 dakika değil, ve zaten senin de kıyamette pür-ü pak olmak gibi bir takıntın da yok. Ve evet insanlar yaşlanıyor, ve tekrar tekrar aynı şeyleri geveliyorlar, bu onları demek ki iyi hissettiriyor, onların adına kötü hissetmek ne haddine? Senin iki katın yaşanmışlıkla ne yapmaktan hoşlandıklarını sana mı soracaklar (senin yarın kadar yaşamış olsalardı da kendi keyiflerini sen mi daha iyi bilecektin) ve evet elbette hayata müdahale et, ama insanlara değil ve asla kat’a insanlara değil, onların senin “doğru” bulduğun müdahaleleri yapmadığı ama hep de “yanlış” bulduğun müdahaleleri yaptığı yargısını ve hatta tümden yargılamayı kes, (çok ayıp!), ve yargılanacak bişey de yok zaten, tabi ki biliyorsun, terlik-rüya sahibi başrolden düşmüş aktör altını çizmişti, “everything in its right place”
sentez
Mmmmh, evet.Daha iyisin. (şımarıksın sadece)
Şimdiiii:
Tamam bak: airbrush araştır, hatta al. şehre indiğinde boyaları da al, dedenin kaç zamandır istediği şu resmi yapın mügüyle, çünkü belki bunu yapmak için artık pek fazla zamanınız kalmadı…
10 Temmuz 2009 Cuma
köpek, rutin, ritüel ve türk kahvesi üzerine
yıllar yılları kovaladıkça neredeyse onlarınkine benzer bir minnetle kurup, neredeyse aşkla sarılıyorum rutinlerime. ancak insan köpeklerden fazla oyun sever. oyunlar da aslında kurallar silsilesidir. rutinlerini ritüellere dönüştürerek taçlandırır insan türü.
türk kahvesi, hazzın rutin ritüeline dönüştüğünde harikuladedir. her nedense, yetişkin olana dek reddettiğim oryantal hazlardan biridir türk kahvesi. ancak birkaç yıldır bir keyif ritüeline dönüştü. hazırlaması ve içmesiyle, hep birden.
fincanının boyutu, eşlikçi bir içecek olmasına engel olur. işte belki bu yüzden daha bir abartılır onun keyfi. bilgisayarda bişeyler yaparken bir yandan soğutarak içemezsin. ya da kitap okurken bir elinde türk kahvesi olması düşünülemez. türk kahvesi içerken, yaptığın sadece bundan ibaret olur ki bu kadar keyif almanın sebebi de tadıyla birlikte budur kesinlikle.
o küçücük fincanından yudumlarken kim ararsa arasın, çalan telefon sesi düşmandır. ya da dışarıdan herhangi bir alaka talebi. şeyler ya ondan önce ya da sonra halledilir. "şurayı toplayıp öyle içeyim kahvemi" "kahvemi içeyim de öyle telefon ederim" türk kahvesi hiçbir zaman "şu kahve" değildir mesela. illa ki "kahvem" dir.
tatil benimki gibi uzun olunca, bu tür rutin ritüellerin toplamı tam da tatil gibi hissettirebilir. (sıkıcılaşıyor muyum acaba?) mesela kışın tatili düşünürken, "ooooh, kahvaltıdan sonra bi güzel kahvemi içip..." cümleleri tatil ruhunu pek güzel anlatabilir. ve gizli takanak sahibi biri olarak sıkısıkıya, bir köpek coşkusuyla bu hazzı kaçırmamak tatilin küçük oyunlarından birine dönüşebilir. mmm, ve görülen o ki dönüşmekte de. hazzın bölünmeyeceğine emin olunacak şekilde, kişi sayısına göre seçerek tercihen bakır cezveyi, kahveyi hazırlamak, kabarmayı izlemek, ennn doğru zamanda köpüğünü almak, ve az bir taşım kaynatmak, hiç arttırmamak, eksik yapmamakla gurur duymak, köpüğünü bozmadan haz mekanına taşımak, önce birkaç yudum su ile lezzete hazırlanmak, sigaraya, çakmağa uzanmak, ilk nefes ve ilk yudumla kendi içine balıklama dalarak, bu minimum algıyla dopdolu, neredeyse meditatif bir farklındalıkla, telveye varmak, alışkanlıkla öğrenilmiş kadarında dur diyerek, fincanı yerine son kez bırakmak.
bu hazza, hazzı kavrayabilmeye, layıkıyla içebildiğim her bir fincana nasıl müteşekkirim...


















