22 Kasım 2009 Pazar

farkedilmek isteyen köpek

koşarak yanımdan geçti. ağzında siyah bişey. peşisıra bağıra çağıra iki genç. parktaki yuvarlak oturma yerlerinden birine döndü. gençler peşinden. karşıdan gelen bir başka genç izlemeye durdu. ben de meraklanarak hızlandırdım adımlarımı. yanımdan geçerlerken anlamıştım köpeğin bişey çaldığını. baktım bizimki sinmiş duvarın dibine, ağzında bir şapka. kayıp şapka sahibi korkak ama kakırdıyor. öbürsü sabırsız ve asabi. ama o da korkmuş, bişey yapamadan diğerine şapkasını alması için bağırıp duruyor. sordum, çocuk şapkayı yere düşürmüş, bizimki de kapıp kaçmış. işler kötüye gidiyor. bizimki sinmiş, korkmuş gibi ama şapka hala ağzında. kıkırdayıp duran ayağını uzatınca dayanamadım. salak hakikatten kendini ısırtacaktı. dedim çekilin bakayım. diğer seyirci ısırır mısırır gibi bişeyler mırıldandı ama ısırmayağı besbelliydi. gittim, oğlum oğlum diye hitap edip diz çöktüm. hemen kulaklar az daha indi, az sonra kuyruk da sallayacak kıvama gelmek üzere. sevdim. yumuşacık tüylü, kıpkırma, sarıkahvesiyah süper paçoz bir sokak köpeği. aldım ağzından şapkayı. uysalca verdi. sonradan deniz telefonda sorunca aklıma geldi de, kulağında belediyenin aşıladığını gösteren küpe de yoktu sanırım. şapkayı sahibine verdim. "sağol abla, itoğlu it çaldı şapkamı" dedi. "hiç de itoğlu it değil" dedim, niyeyse. "canı sevilmek istemiş." döndüm, seyirci cep telefonuyla fotoğraf çekiyordu. sonra bir anda herkes kendi yoluna gitti. köpek koşup yanıma geldi. bir an farkettim ki, şapkayı ağzından aldıktan sonra arkamı dönüp kalkıvermişim. cansız bir nesneymiş gibi. belediyenin de ihmal ettiği köpeğin görünürlük ziyafetini tattırmadan. bunu yaptıran istanbul mu, yoksa ben mi coşku kaybetmedeyim acaba diye düşündüm suçlulukla. zorla sevdirdi bana kendini. sevdim ben de bir güzel. ama yine sorumlulukla karışık suçluluk duyarak, şimdi beni takip edip kendi bölgesinden uzak düşecek diye, taleplerini ben veremem diye, ulan kıçıma güvensem kendi kazu kızımı alırdım yanıma diye düşünerek. fotoğraf çeken gencin dönüp bize son kez baktığını hayal meyal farkettikten sonra ben de kati şekilde sevmeyi sonlandırıp, keskin bir dönüşle yoluma devam etmeye başladım. kararlı adımlarımın onu beni takip etmekten alıkoymasını umarak, göz temasından kaçınarak nerede olduğunu görmeye, ona cesaret vermemeye çalıştım. bir yandan da içimde koca bir mutluluk baloncuğu, şükran ve sevgiyle dolu, hediyemi kabul ettim. ve gençleri düşündüm, ve izleyiciyi, ve görünür olmak için fırsat kollayan muzip sokak köpeğini, şehri, zamanı, hızı, gerçek ihtiyaçlarımıza doğru hareket etmedeki korkaklıklarımızı ve kendimizi yerle bir edecek değersiz amaçlara ulaşmadaki, cüretimizi düşündüm. peng peng peng arkamda pati sesleri, arada burnunu soktuğu bir poşetin hışırtıları, uzaktan beni keserek, tedirginliğimi farketmiş gibi az ilerden, biraz sağdan, kenarlardan takip etti. sonra birden felaket senaryoları kurmaya başladım. biz böyle giderken araba çarparmış az ileride ben karşıya geçerken diye korktum. neyse ki oradan önce bıraktı takibi. merak ettiysem de dönüp bakmadım. oyunu tamamlandı diye düşünmek hoşuma gitti. yetti bu eğlence ona bugünlük.

3 Kasım 2009 Salı

ev hali

havaların soğumasıyla bünyede saklı "evimin kadını" faaliyete geçti.

aynen şöyle:
önce, arada, yemek masasının olduğu yerde, ne zamandır gözüme batan anlamsız ve çirkin ötesi fayansları, kağıtla kapladım. bunu da gayet basitçe toz tutkal ve beğendiğim bir hediye kağıdı ile yaptım, mutlandım.


sonra aloe vera'mı yeni saksısına geçirip, daimi olacağından bir türlü emin olamadığım yerine yerleştirdim. öyle güzel ki, nereye konsa orayı güzelleştiriyor. hatta acep bikaç tane daha mı alsam dedim. sonra da sanki hilebazlıkmış gibi geldi. güzelliğine ikna olduğunun üzerine oyna, riske girme...


ve son. sırtımı sakatlamak pahasına halımın ilk birimini ürettim. (örerken kasmışım kendimi, sol kürek kemiğim ağrıdı) bu uzun soluklu bir çalışma. şöyle anlaştım kendimle, her gün bir birim. büyük birşey yapmak istiyorum ama, bakalım. elimdeki malzeme yetmeyebilir. bıkabilirim. yine de "paspas" değil. küçük de olsa bir halı olacak. kararlıyım. (kilim mi demeliyim ya da?)



mmmh. çok keyifliyim çok.

29 Ekim 2009 Perşembe

çizmeli kedi

moda budur işte. yaz sıcağında, sonbahar serininde koca koca çizmeleri giydirir, hatta bir de giymemeyi (illa ki etek altına sözgelimi) hata sayar.
moda, anlamı tersyüz edebilir. gerekliliği anlamsızlaştırabilir. güzeli de güzel olmayanı da tanımlayabilir. meşrulaştırabilir.
bunun için ayakların terlemesi çok küçük bir bedeldir.

bağdat caddesinde cumhuriyet bayramı


insanların kalabalıklar halinde biraraya gelme ihtiyacı var. çirkin, hastalıklı bir ihtiyaç değil, ışıl ışıl, coşkulu bir ihtiyaç.

kolektif coşku, asgaride kolektif buluşma. antropologlar bayramlara bu şekilde bakıyor olabilir.


doris lessing'in şikasta serisini okuyunca biraz daha başka bakıyor insan. "dünya"nın, "yaşam"ın ve "evrim"in ihtiyacı, bu tür enerji tazelenmeleri, temizlenmeleri. bayramlar, kalabalık ritüeller bunun için sanki. dünyanın üzerinden negatifi yıkamak için.


atasözü ile arada çok önemli bir bağ varmış gibi gelyor: "dünya iyiniyetlilerin yüzü suyu hürmetine dönüyor."


her bir bayram, her bir inançlı, temiz biraradalık. sanki tam merkezlerinden, japon animelerindeki gibi, bir enerji akıp, kiri pası alıp götürüyor. tam aksini de düşünebiliriz. yıkıcı kalabalıklar, çok fena kirletip, eksiltiyor. akıp gitmeyi engelliyor, tıkıyor, şeffaflığı yokediyor, kapatıyor, aşkı öfkeyle, inancı kaygıyla kirletiyor.



fener alayı yoktu bu sene. alay vardı, fener yoktu. izmirde denk geldiğimde o koku, benzinimtrak koku, fazla gelmişti zaten. izmirdekinde, alayın en önünde yaşlı bir ateş kusan amca vardı. pont neuf aşıklarını hatırlamaya çalışmıştım. sonra da gümüldürde öldürülen, hacin devesi gigil'in, moğol akrobat sahibini. üçü arasında hakikatten bir benzerlik var gibiydi. ateşten yanmasın diye kazınmış saçlar? şimdi geldi bu aklıma.


neyse, bağdat caddesinde fener alayı niyetine "chopper"cılar vardı. tam önümüzde durdular üstelik. geçip gitmeleri daha büyülü olacaktı. ama durup, ufak gruplar halinde biraraya gelerek, konvoyun kalanını beklediler (sanırım) tam önümüzde. büyü bozan zevzekliklerini duyamamamız için, deniz beni bikaç metre öteye çekti. hakkatten kalabalık bir güruh olarak ve uzaktan çok çarpıcı görünüyorlar. eğer şu, şu ve şu'nun antropoz kaynaklı, şu'nun hevesli bir tıfıl, bunun parasıyla (vs) motorcu olduğunu kurunca, of sevimsizleşiyor. tabi, bu şekilde düşünmeme engel olamadığım için kendimi sevimsiz buluyorum en çok. ve onlar da, tam da öyle göründükleri için iyice gıcık oluyorum.


dedim ya, onların arkasından fener alayı bekledik. yoktu. çok nostaljik ve hatta çakma dururdu sanırım gerçekten de... salt halk vardı. halk da gayet keyifliydi. ara ara şarkı, marş falan söyleyen gruplar... kırmızılarını giyip, evden kendini dışarı atmış genç, çocuk, yetişkin, yaşlı, ellerde bayrak, balon, resim, elinden tutulmuş torun, evlat, sevgili, eş, şen şakrak, organize edilmemiş, kurulmamış, planlanmamış, kendiliğinden, akıp giden, gülen, konuşan, şarkı söyleyen, öğüt veren, anlatan, şakalaşan, isteyen, uman, coşkulu bir sürü insan. tahammülü azalmış sinir hastaları gibi değil, trafik ya da kredi kartı mağduru gibi de, küçücük ve tek başına da değil, başka bir hâle memnuniyetle teslim, ipleri azıcık gevşetebilme fırsatına müteşekkir.

iyileştiriciydi. hiçbir zaman açık olmadım bu tür sosyal hallere. evimde olurdum. yıllarca 29 ekimlerde, akşamları bir fener alayı falan olduğunu da bilmedim. bu da benim gibi bir sürü insan olduğunu göstermez mi? farkedince birtür mahrumiyet bu.

28 Ekim 2009 Çarşamba





13th floor'u izledikten sonra

bir tür kişilik bölünmesi ilizyonundayım. gündüz ghost hound'u beş bölüm izleyerek tamamladıktan sonra gecenin sonunda, Thirteenth floor'u seyredince, fazla yükseldim. simülasyonun içindeki, kendimin ta kendisi, bihaber olan karakter gibi hissediyorum kendimi (vay) "bir yerlerde gerçeği var, ben bunu neden ciddiye alayım ki şimdi?" gibi...


aynı his ghost hound'da da çok fena vardı. ama orada "uzaklaştıkça kendine dönersin" gibi birşey daha çok.

180 dereceden sonra varılan 360 derece gibi.
yolculuğun her bir anında, o an'ın "ben" ini gerçek zannederek. ve her bir anı 180 derece, ya da 360...

büyüleyici.

feysbuktan sebep zırvalama


(salı, gece)

birilerinin eklediği kalabalık şen bir fotoğrafa bakıyorum. güzel eğlenti atmosferi, iyi mod...
eskiden böyle karelere bakınca içim sıkışırdı, tatlı tatlı hem bir yandan. onlar benim henüz bulunmadığım haller, benim deneyimlemediğim vaadlerle doluydu.
yaş almak bu hevesi darmaduman etti. fotoğrafı gördüğümde ancak farkettim ki hanidir kalabalıklara imrenmemekteyim. sanki tüm kalabalıkları biliyorum. sanki merak edecek birşey yok. sanki kalabalıklar eskisi gibi cezbedici değil. halbuki kalabalıklarda bulunup, tüketmedim. içimde bir yerde hep bir grubun üyesi olmayı kurdum, şimdi artık merak etmiyorum.
patetik olan heves miydi, yoksa bu hevesin geçmesi mi? bu değişiklik bir ilerleme mi, gerileme mi? "ileri-geri" yoktur diyebilirim, ya da "gerileme" yoktur diyebilirim, ki ikisi de birbirini getirir.
meşrulaştırabildiğimi umsam da, içeri baktığımda bir "yargı" hali görüyorum. ilerleme/gerileme dışında yargılayacak ne var?
çıkamadım işin içinden...

5 Eylül 2009 Cumartesi

cekiyi seviyoruz, II






ceki ile vedalaştık


annemin ceki'si




canım ceki.
(26 ağustosta sessiz sakin...)

26 Ağustos 2009 Çarşamba

sahilde bir günbatımı yürüyüşünde neler gördüm.


yürüyen tombul insanlar, koşan gayet dinç olanlar, güzel kılıklı bisikletliler gördüm.

yürüyenlerle gözgöze gelmek biraz tatsızdı. kendilerini vakfetmiş yürüyorlardı ancak durum umut verici görünmüyordu. daha zorlu bir egzersiz yapmamaktan dolayı suçluluk ensede, yürümekten vazgeçebilecek kadar cevval olamamaktan ezik, yürümekle zayıflayacağına inanmadığından bezgin, yürümekten yüz bularak iştahını kısmayı ertelediğinden kıçı ağır, taşıması zor, canım günbatımında aslında bir keyif şekli olabilecek aksiyona kendini ite kaka attığından öfkeli, seke seke koşabilen formu sağlamlara kırgın, gözgöze geldiğinde, bunların ne kadar görünür olduğunu bildiğinden neredeyse saldırgan... kulağında müzik, incecik, narincecik olanlar da var, ama onlar da o kadar sert bir mesafe koymuşlar ki etrafa bu canım havada, bu harika saatte bu denli somurtmak, hiçbir güzellikte sağlığa işaret edemezmiş gibi geliyor bana.

koşanlar sadece daha fit değil, aynı zamanda daha da sempatik. bu gerçek. yorgunluk sevimliliği arttırıyor. ve bu daha gönüllü bir yorgunluk. çünkü efor tuhaftır. küfrederek başlarsın, 15-20 dakika sonra bir güzel ısınınca bir bakarsın hiç bitmesin istiyorsun. içerden dışarıya keyif hareket eder efor sarfederken. bir filmi ilerken aldığın haz gibi pasif tanıklıkla değil, kendi özkaynağından, kendinden aldığın haz olduğu için, çok tatminkardır ve sanki sadece ter değil, biraz da neşe üretir. bana kalırsa göz teması kurabildiğin koşan herkesi gülümsetebilir insan. en ciddi ve asık suratlısı bile içerde mutludur çünkü.


güzel kılıklı, dinamoyla yanıp sönen farlı bisikletlilere hep bayıldım zaten. tüm aksesuarlarına, onların minimalliğiyle ters orantılı işlevselliklerine. hiç "bisikletçi" olmadım ama gönlümde kesinlikle fahri bisikletçi olarak süzülür, suluğumdan gururla kaybettiğim sıvımı alır, aerodinamik gözlüklerimlemanzarayı süzer ve üzerimdeki tiril giysinin kenarlardaki küçük salınımlarıyla hızımı ölçerim

bir kapının işlevini kaybetmek bahasına ihtişamını nasıl kazandığını gördüm.
yarın bunun fotoğrafını çekip tam bu cümlenin altına yerleştireceğim.

demir bir kapı. zaten hep güzelmiş. bu sahil tarafına açılan bir bahçe kapısı. büyük, yüksek. konumu yüzünden kullanılmaması insanı üzüyor biraz, ama o kadar harika sarmaşık kaplamış ki! bakmalara doyulmuyor. açılmayan güzel kapı...

tür tür cins köpekleri gezdiren insanlar, kendisinin on katı büyüklüğünde köpekle oynaşıp onu kovalayan bir başkasını gördüm.
yaşı büyükçe bir çocuğun, küçücük bir veletle oynaması gibi görünüyordu aynı. büyük kovalıyor küçük kaçıyordu. sonra küçük kovalamaya başlıyor, büyük kaçıyordu, mesafeyi açmadan, oyunu bozmadan, tadı kaçırmadan. oyun oyun içindir! oldum olası yenmek için kolay yollara sapanlarla oyun oynamaktan değil, "oyun ruhu"nu şad etmek amaçlı oyun oynayanlarla oynamaktan keyif almışımdır. burada derhal bu konudaki en tuttuğum kankalarımı anmam gerekir. yüzlerce yıl öncei lise çağlarında aykut ve tolga, yıllar sonra yiğit ve ibir. evet, direk önlerinde eğiliyorum. oyun arkadaşlığının kutsal ruhları gözetsin onları!



oynaşan köpeklere dönecek olursak, benim kazu kızı düşündüm hemen. nasıl cazgır, nasıl yaygaracı olduğunu. buradaki tüm türler böyle bir barış, bir ağırbaşlılık bir sükunetle donanmışken, benimkinin taşra heyecanını ve görev bilincini düşünerek güldüm. beni çekiştirerek mi yürür, yoksa bu sıralar yaşından dolayı yaptığı gibi tembel ve gönülsüz takip mi eder? annemlerin orada gezdirirken başka köpeklere havlamıştı, buradaki her birine havlayarak beni deli mi eder?mmmh, evet kesin deli eder...

kıyıda, bileklerine kadar suyun içerisinde, kıçı günbatımına dönük, kuyruğunu bir o yana bir bu yana devirerek yürüyen bir martı gördüm.
upuzun bir mesafeyi böyle, pençeleri bileklerine kadar suyun içerisinde yürüyerek katederken yeni terkedilmiş bir aşık gibi görünüyordu. dönüşte bu sefer bir başkasını sahilde oyalanırken gördüm. bir başkasıydı diyorum, çünkü rengi daha koyu gibiydi, deniz öyle dedi (kıyıya vuran değil, yürürken koluna sarmaştığım). buluşmayı kaçırmış, şaşkın bir martı olduğunu düşündük bu seferkinin. hatta ben daha ileri gidip "belki bugün onların senede bir günüydü" dedim. deniz beni ne zaman ciddiye alıp ne zaman almayacağını gayet güzel ve kolaylıkla öğrenmeye başlamış biri olarak en doğru gülüşle savuşturdu zevzekliğimi.



12 Ağustos 2009 Çarşamba

ceki'yi seviyoruz

ceki. benim kazu'nun tüm çaçaronluğunun aksine süper beyefendi bir köpek. daha altı aylıkken öyleydi. ağır abi biraz. yumuşak. kazu işgüzarken, ceki biraz ekabir. labrador kırması. 2000 doğumlu. ocak sanırım. annemlere altı aylıkken geldi. şimdi 9 buçuk yaşında ve bir hafta10 gün önce katarakt oldu.

daha önce eser'in kör bir kedisi olmuştu. küçükken bulunmuştu, o zaman da kördü ve hep kör kaldı. ancak inanılmaz bir şekilde kör olduğunu anlamak neredeyse mümkün değildi. kendisi bile kör olduğunu bilmiyordu sanırım. biz aydınlık ve karanlığı farkettiğini düşünüyorduk. dur bakayım. o da 2000 yavrusuydu:) geçen sene gitti.

hayvanlar hakkatten çok daha barışık. yaşamla, ölümle, hastalıkla. ceki de yaygarasız kabullendi durumu. şimdi annemin deyimiyle biraz lap lap yürüyor, bir de görebilecekmiş gibi yürütürken gözlerini kocaman açıyor, ifadesi çok tuhaf, alışması zor.

artık ceki'yi yürütmek bambaşka bir ritüel. mesela sürekli konuşuyoruz:) bana kalırsa belki de yapmamak lazım. hayvancağız dile gelse "kafa bu be" der mi acaba diye düşünüyorum. vır vır vır kafa ütülüyor olabiliriz. yapmamak lazım diyorum ama bir yandan da kendimi hiç tutamıyorum. hayvanlarla konuşmak zaten süper matrak ve zevkli bir iştir, kendimi alamıyorum. tabi genelde dur ceki, yavaş, afferim oğlum! şeklinde ifadeler kullansam da gayet uzun cümleler kurduğum da oluyor.

ritüellerden en önemlisi ceki'yi benim kazu'dan sonra gezdirmek. onun kokusunu takip etmekten hoşlandığını varsayıyoruz. daha da önemlisi, özellikle erkek köpeklerin çiş yapma dürtüsünü, başka köpeklerin çiş kokusunun tetiklemesi. kazunun hiç bir eseri es geçilmiyor. territory, ceki'nin işaretiyle tartışmaya yer bırakmayacak şekilde belirleniyor.

hayvan besleyenler bilir, bu hayvan milleti konuşamasa da pek çok jest, mimik, sesle kendini gayet iyi ifade eder. şımaran köpek solumasını tanımamak mümkün değil. körlüğe alışmaya başladıktan sonra ceki, kazu'nun mirasını, kendi kokusuyla gizlediğini düşündüğü her seferden sonra, böyle bir gururlanma, bir şımarma haline bürünüyor. hani gözleri sağlamken de yapardı ama sanki şimdi daha muzaffer bir havası oluyor. bir de şu ayaklarıyla toprağı geriye itip, "heyyyttt burası benim" davranışı var ki, bugün farkettim, vurgulu afferimmm'lerle bunu artuk ben de tetikleyebiliyorum. genelde ne bileyim, kendi köpek hislerine uygun kriterlerdeki yerlerde bu hareketi yaparken, şimdi ben afferimm! dedikçe ufaktan yelteniyor. bayılıyorum.

bir çok erkek köpek gibi ceki de hacetini yerden yüksekçe şeylere doğru gidermekten keyif alıyor. patikanın kenarlarında büyümüş çalılar favori. ama aralarda taşlar da var. o çalılara sürtünerek geçerken biyerler saptamayı seviyor. işte bu noktada onu gezdirene duyduğu güven devreye giriyor. ilk günler kenarlara değdikçe uzaklaşmak eğilimindeydi. ama ben de annem ve babam gibi hayvanı bu keyfinden mahrum etmemek üzere onu uygun çalılara yakın geçirmeye çalıştığımızı farketti artık:) eskisi kadar ürkmüyor ve çalılara sürünüyor. arada önüne çıkan kayalar onu şaşırtmasın diye ufak jestler yapıyoruz. durmak, onu da durduruyor ya da yavaşlatıyor mesela. kişiyle aradaki mesafeyi açmamaya çalışıyor, bu durumda gezdiren yana açıldığında da bağını çekmeden, uyumlu bir şekilde açılmayı öğrenmeye başladı.

o bunlara alışmaka uğraşırken bizler dırdır konuşup duruyoruz. ben çokluk ipe sapa gelmez. "yahu ne kadar akıllıymış bu köpek" gibi "hatırladın mı oğlum burayı?" türünden lüzumsuz cümleleri bol bol sarfediyorum. şimdi babama sordum, o sadece işlevsel sözler söylüyormuş . rasyonel adam işte. laf kalabalığıyla kafa karıştırmayacak. anneme güvenim sonsuz anlamsız cümleler konusunda. yok o da minimal takılıyorsa biraz tuhaf hissedeceğim.

tatile çıkmadan önce Blindness/Körlük (2008) 'ü seyretmiştim. çok etkilemişti. nereden çıktığı belirsiz bir körlük salgını neredeyse medeniyetin sonunu getirir! filmi izleyince düşünüyorsun da, çok mümkün:) tabi insan olarak bunu fena abartıyorum, bizim baskın duyumuz görmek. köpeklerinse 3. baskın duyusu zannediyorum. ama yine de ceki, burnunu bir taşa vurabiliyor (temkinli olduğundan yavaşça). ama hani, her çalıdan, her taştan, aradan sıyrılmış odun parçasından yani her tehditten korumak öyle zor ki! ama o biraradalıkta, partnerlikte bunu becerince inanılmaz duygulanılıyor. inanılmaz bir şefkat ve şükran. ceki bana harika bir hediye veriyor gibi mutlu oluyorum her seferinde. bir ayrıcalığa sahipmişim gibi:)


10 Ağustos 2009 Pazartesi

evlilik karşıtı gevezelenme


Tanrılarımız biz işçilerini tohumladığında, (bkz. Anunnaki) en çok hayvanla aradaki farkı, “medeniyeti” yerleştirmeye uğraşmaktan bunalmışlardır. Yapmak da zorundalardı çünkü hayvanları çalıştıramazsın. Medeniyeti kurallarla, en çok da yasaklar ve cezalarla yönlendirmişler. Tarihe bakınca da en büyük başarıyı, tekeşlilik ve organize üremeyi yerleştirmede yakalamışlar gibi görünüyor. Sonraki tanrılar da emirler ve kitaplarla aileyi yüceltmeye devam etmiş. Öldürmeyeceksin!’i pek kaale almayan insan hayvanı, aileler kurmayı pekala benimsemiş. Hatta aile, medeniyetin olmazsa olmazı, onun vazgeçilemez en güçlü kurumu haline gelmiş. Tekeşlilikle işçilerinin konsantrasyon dağınıklığını, resmi evlilik müessesesi ile de “güvenlik” ihtiyacından doğan uysallığı sağlamayı pekala başarmışlar.

Çağdaş insan, kendini medeniyetin zirvesinde görse de, suları yataklarından etse, havada uçabilse, kendine tekrar tekrar değerler biçse de de aile kavramına dokunmayı aklına getirmedi. (Genetik bellek “boot” edilirken ilk o yazılmıştır belki.)

Anunnakilerimize faydamızın olduğu dönemler bitip gideli çok olsa da, yenilerini kalabalıklardan, çok uluslu şirketler olarak yükselttik ve onlar da selefleri (kendilerinden öncekiler) gibi ailenin bir tür düzen polisi olduğunu hemen fark ettiler. Evlilik kişiyi stabil kılar. Kişi evlenince “durulur”. Güvence ihtiyacı artar. Kuralların dışını merak etmeyi bırakıp, içeride kalarak kendi küçük sisteminin, dışarıya rağmen(!) devamını temine “çalışır”. Kapitalist devletler de, dev şirketler de aileyi yüceltir, özendirir bu yüzden. Evliliğin meşruiyeti tartışmaya zaten açık olmadığı halde roller; modernizm, özgürlük ve tüketim hazzıyla makyajlanıp modifiye edilir, reklamlarla beyne derinden nüfuz eder. ve yine bu yüzden özgürlükler ülkesi bile eşcinsel evliliklere izin vermez. kadına, erkeğe, çocuğa, bebeğe, hayvana özel ürünler bas bas bağırılırken, gay tüketici potansiyeline yok muamelesi yapılır, çünkü “evlat” yapıştırıcısını üretemeyen birlikteliklerin fertleri daha özgür ve daha cüretkar olabilirler. Cengaverce alternatif yaşamlar kurup çemberi kırabilirler. Daha da kötüsü “aile” olarak tanındıkları takdirde, bu koruyucu çatının altında sistemi içeriden çökertebilirler (maazallah!).

Marjinalliklerin tırmandığı, yeni felsefelerin filizlendiği, insanlık tarihinin sert dönüşler yaptığı zamanlarda evlilik kurumu da tartışılmıştır mutlaka, ancak bu tartışmalar, tuzu kuru egzotik felsefecilerin, bitli hippilerin, tü kaka anarşistlerin dilinde ölü doğmuş zevzeklikten başka bir şey olamamıştır.

Marjinalliğin de gayet popüler kültür sınırları içine düştüğü bu zamanda ise, en sivri kişiliklerin kendilerini evlilik konforuna teslim etmelerinde bir çelişki görmemeleri şaşırtmıyor bile. En playboy “uygun kadını” bulunca, en feminist “şoven olmayan” biriyle, en hoppa “durulduğunda”, entelektüel doğacak çocuğun hatrına, ey ahali eline mesleğini alıp askerliği de yaptıktan sonra. Herkes, illa ki “evlilik” yapacağı “bilgi”sine sahip. Kabul değil, hayır, hiç şüphesiz “bilgi”.



mmm, sadece bazen başka bir yol daha olabileceğini düşünüyorum. henüz akıl edemedik ama olması gerek. yen içerisine saklanmış, sözü edilmeyen "mahrumiyet ve fedakarlık zorunluluğu"nu ihtiva etmeyen bir yöntemin olabilmesi bana çok mümkün geliyor.

(çok ciddiyim)