ben bu tadı biliyorum.
sihirle başlayıp, düşkırıklığıyla biten bir tat. yutkunsan da silinip gitmeyen, hafif bir his gerilerde bi yerde yuvalanmış, defalarca boşuna temastan tahriş... keyiflerin tek bir ortak paranteze sığmadığı, herkesin kendi parantezini başka başka açıp kaparken oraya buraya çekiştirdiği bu tat hem bir yarım kalmışlık, hem de sızlanarak geri çekilme, şaşkınlık ve keyif, master ve slave, slave in yargıladığı, master'ın izlediği... herkesin kendini master, karşıdakini slave sandığı...
bi yerlerde okuduğunda, bana neden olmaz dediğin mucizevi şeyler, eline aldığında ışıltısını yitirip gider sanki. sanki senin yüzünden ve sanki başka birinde hayır parlamaya devam edecektir. sanki büyüler sana değdiğinde katı gerçeklik olur, buharın dokunduğu soğuk temas, hoyrat yağmur damlaları, değdiği yerde ıslak ve yapışkan adeta, hiç de saf değil, hiç de süzülememiş...
yutkunduğunda sindirmek için, bakakalan eldeğmemiş, büyüyü yutuverdiğini, sindiriverdiğini, bünyende eritip hiçe kattığını anlayamaz ilk an, ama anlamak üzere renkli kağıtlara sarar, kurdelelerle süsler, buğulu atmosferin ardına gizler, yine de, o bilemese de, -bilemez eldeğmemişliğinden- sen bilirsin, bir yılan gibi dayanamayıp yutuverdiğini, sabredemediğini, fiziksel olmayan o açlığa kurban ettiğini...
ve sonra dur! durup, bakalım ne zaman farkedecek diye izlersin, tam arkana da yaslanamayarak çünkü pek de gurur duymamaktasındır. hatta eminsindir, gözbağı çözüldü küçüğün, sana kanmayacak artık çünkü kanmak arzusudur yuttuğun onun. oynanacak olan uzatmalardır, teferruattır şimdi. tamamlanınca kanatlanıp gitmek üzere, gerçekliğin ayrıntıları gizlemeyen ışığının vurup alaleadeleştirdiğini, övgülere mazhar olanın, başa çıkılabilmek adına didikleneceğini bilir de anlatamaz, ancak yola ışık tutar, hızla gitmesi için, bir an önce kaybolması için, kapıyı açarsın ki, geçmişin kabulünde kaynaşarak tüm diğerleriyle, yek ahenk, tekdüze, bir kitaptan alıntı kadar yabancı, alınan bir ders kadar soğuk, dokunamaz, kıramaz olsun.
dur da izle şimdi, doğurduğun andan itibaren senden an an, adım adım uzaklaşan, başkalaşan yavrunu izler gibi.
3 Haziran 2009 Çarşamba
28 Mayıs 2009 Perşembe
klima sorunsalı

yarın sabah evden çıkarken yanıma ince bir hırka almak zorundayım, çünkü havalar ısındığından beri sabah okula giderken otobüste donuyorum. bu sabah şoföre klimayı kapatmasını söylediğimde, "birileri aç diyo, birileri kapat diyo" şeklinde homurdandı. şöyle bir baktım, kısa kollu hemen herkes kollarını kavuşturmuş, diğerlerinin de üzeri, gömlek üstü hırka falan gibi bişeyler. saat sabahın 7 si, nasıl bir sıcak olabilir ki insanlar "klimağğğ, klimağğğ" diyerek benim donmamı anlamsızlaştırsın? geçen yaz iett ile yarım saatlik bir klimalı "lüks" otobüs yolculuğundan neredeyse titreyerek indim, sandaletli ayaklarım soğuktan dondu. adama ayarı biraz düşürmesini söylediğimde klimanın ayarının olmadığını beyan etti. bunlar da iett'ce "şu kadar klimalı otobüs yollardaaaaa!!!!" şeklinde biz tebaa ya bahşedilmiş otobüslerdendi.
kışlıkları kaldırmayı bir ritüel sayar, onları bir sonraki soğuklara kadar el altında tutmamaktan keyif duyarım. sağlıklı, sıhhatli bir insanım. ben de yaz göbeğinde klimalı bir hipermarkete girdiğimde "ohhh ne güsellll" şeklinde hazlardan haz beğenirim. ancaaak, eğer hani şöööyle uzun dolaşırsam yine üşümüş çıkarım oradan. dondurulmuş gıdaların orda titremeye yüz tutarım.
ortadoğu görgüsüzlüğü bence bu. "alın işte kardeşim size klima, sakınmıyoruz". fen derslerinde "oda sıcaklığı" olarak geçen 25 derecenin nesi var anlamıyorum. neden "ılık" değil de "serin" olmak zorunda? hakikatten, bi milyoncudan bir derece alıp, otobüste, marketlerde bir bakmak istiyorum, kaç derece oluyor?
hayır izlandalı falan değiliz ki kardeşim. onlar için 20 derece sıcaktır, yazdır...
bu, nesnenin insana hizmet ederken, katlanılması gereken bir "koşul" durumuna gelmesi oldum olası dumur sebebidir benim için. otobüste benim gibi üşüyenleri gördükçe (kaderlerine razı) ve mayıs ortasında, dışarıda olsalar giymeyecekleri hırkaların içerisindekileri, tepem atıyor resmen. "hey sen, klimayı kapat, siz! hırkaları çıkarın, gerek yok!" diye bas bas bağırmak geliyor içimden. ama gidip otobüs şoförünün yalandan düğmeleri elleyip, beni azarlamasına katlanmakla idare ediyorum. "eh, üstüme düşeni yaptım..."
bu konunun ciddiye alınmasını istiyorum. çok istiyorum. memleket çapında anketlerle tespitler yapılsın ve nesne insanın hükümranı değil, hizmetkarı olsun diyorum. ama kime diyorum hiç bilemiyorum...
24 Mayıs 2009 Pazar
ağırçekim
filmlerdeki yavaşlatılmış sahneleri severim. gerçekliğin en kırıldığı noktalardır onlar.
sinemanın kendisinin bir soyutlama ve hatta illüzyon olduğu söylenebilir tabi. ama yine de bana kalırsa gerçekliği kırmak en çok zamanı kırmaktır.
klişeler:
- çocukken zaman yavaş, büyüdükçe hızlı ve yaşlandıkça da su gibi akar geçer.
- keyifli birşey yaparken zaman hızlı geçer de zorunlu olduğumuz bişeyi yaparken geçmek bilmez.
eh ölümü kafaya takan bir canlı türü olduğumuzdan olsa gerek, gizli bir öfke ve tevekkül duyarız zamana. ikisinin de sebebi aynıdır. müdahale edilemezliği.
anlarda farkına varırız ancak. çok sevdiğimiz bişeyi hapır küpür yalayıp yuttuğumuzda keşke daha yavaş yeseydim deriz içerde bi yerde çok sessiz. sonunu koştura koştura getirdiğimiz bir kitabı birinin ilk kez okuyacağını duyduğumuzda imreniriz. ilk kez okuma hazzını aceleye getirdiğimiz fikri saklanır arkalarda biyerde. sanki mümkünmüş gibi iyi bir film için bile bunu deriz. bazen nefesimizi dinlerken sevişmemize.
ve lakin çok takarız çok. ama sessiz ve de şşşş, çaktırmadan.
cezalandırılmaktan korkumuza değil, zaman ya çok adildir ya da çok umursamaz, herkesten aynı akar.
mutlağa kafa tutacak kadar aptal olmak istemeyiz bi bakıma.
sandman'de bir öykü var. (neil gaiman)
adamımız dream (rüya tanrısı sandman olur kendisi) bikaç yüzyıl önce bir meyhanede otururken yan masanın konuşmalarına kulak misafiri olur. adamlardan biri ölümü altettiğini anlatmaktır. der ki insanlar kabullendikleri için ölüyorlar. kabul etmezlerse böyle bir gereklilik yoktur aslında. diğerleri tabi dalga geçerler. sandman bir fırsat bulup adamla konuşur, ciddi olup olmadığını sorar. adam ciddidir. bu isteğinde emin olup olmadığını sorar. emindir. sandman de adamla bir anlaşma yapar. adam istemediği mühletçe ölmeyecektir ve her yüz yılda bir ikisi buluşacaklar, adam deneyimlerini anlatacak, ve devam etmek isteyip istemediğini söyleyecektir.
yani diyorum ki, haddimizi aşma cesaretini bulsak, aptal olmaktan korkmasak?

who wants to live forever?
yine bi film vardı, mmm, çok sade, çok küçük, harika bir film. tümü neredeyse tek mekanda geçiyordu, dur bakalım, bulmalı hemen...
evet "the man from earth" (2007)
imdb de 2007 nin ortalama puanı en yüksek 44. filmi olarak görünüyor. araya video oyunları ve filmleri girmese daha da yükselir.
filmde adamımız taşınmaktadır. bikaç arkadaşıyla bişeyler içerek vedalaşırlarken ortaya şu soruyu atar: "14000 yıldır yaşayan bir insan olsaydı neye benzerdi?”.
pek güzel, pek şenliklidir ve fena halde tavsiye edilir.


yaniyakim diyorum ki ben, "ağır"lamak gerek "an"ları. ağırdan almak, damağa yapıştırmak, yavaş yavaş eriterek tadını çıkartmak, tükenirken de zamana şükranları sunmak mesela...
(subway'i bir kere daha izleme vakti gelmiş)
olası bir başka konu: "aynı filmi defalarca izlemenin prensipleri" (olur mu olur)
sinemanın kendisinin bir soyutlama ve hatta illüzyon olduğu söylenebilir tabi. ama yine de bana kalırsa gerçekliği kırmak en çok zamanı kırmaktır.
klişeler:
- çocukken zaman yavaş, büyüdükçe hızlı ve yaşlandıkça da su gibi akar geçer.
- keyifli birşey yaparken zaman hızlı geçer de zorunlu olduğumuz bişeyi yaparken geçmek bilmez.
eh ölümü kafaya takan bir canlı türü olduğumuzdan olsa gerek, gizli bir öfke ve tevekkül duyarız zamana. ikisinin de sebebi aynıdır. müdahale edilemezliği.
anlarda farkına varırız ancak. çok sevdiğimiz bişeyi hapır küpür yalayıp yuttuğumuzda keşke daha yavaş yeseydim deriz içerde bi yerde çok sessiz. sonunu koştura koştura getirdiğimiz bir kitabı birinin ilk kez okuyacağını duyduğumuzda imreniriz. ilk kez okuma hazzını aceleye getirdiğimiz fikri saklanır arkalarda biyerde. sanki mümkünmüş gibi iyi bir film için bile bunu deriz. bazen nefesimizi dinlerken sevişmemize.
ve lakin çok takarız çok. ama sessiz ve de şşşş, çaktırmadan.
cezalandırılmaktan korkumuza değil, zaman ya çok adildir ya da çok umursamaz, herkesten aynı akar.
mutlağa kafa tutacak kadar aptal olmak istemeyiz bi bakıma.
sandman'de bir öykü var. (neil gaiman)
adamımız dream (rüya tanrısı sandman olur kendisi) bikaç yüzyıl önce bir meyhanede otururken yan masanın konuşmalarına kulak misafiri olur. adamlardan biri ölümü altettiğini anlatmaktır. der ki insanlar kabullendikleri için ölüyorlar. kabul etmezlerse böyle bir gereklilik yoktur aslında. diğerleri tabi dalga geçerler. sandman bir fırsat bulup adamla konuşur, ciddi olup olmadığını sorar. adam ciddidir. bu isteğinde emin olup olmadığını sorar. emindir. sandman de adamla bir anlaşma yapar. adam istemediği mühletçe ölmeyecektir ve her yüz yılda bir ikisi buluşacaklar, adam deneyimlerini anlatacak, ve devam etmek isteyip istemediğini söyleyecektir.
yani diyorum ki, haddimizi aşma cesaretini bulsak, aptal olmaktan korkmasak?
(resimleri kocaman yükledim, tıklanıp okunabilir)

who wants to live forever?
yine bi film vardı, mmm, çok sade, çok küçük, harika bir film. tümü neredeyse tek mekanda geçiyordu, dur bakalım, bulmalı hemen...
evet "the man from earth" (2007)
imdb de 2007 nin ortalama puanı en yüksek 44. filmi olarak görünüyor. araya video oyunları ve filmleri girmese daha da yükselir.
filmde adamımız taşınmaktadır. bikaç arkadaşıyla bişeyler içerek vedalaşırlarken ortaya şu soruyu atar: "14000 yıldır yaşayan bir insan olsaydı neye benzerdi?”.
pek güzel, pek şenliklidir ve fena halde tavsiye edilir.

aklıma üstüste örnekler geliyor.
new amsterdam diye bir dizi peydahlandı bir de geçen yıl. 8 bölüm oynadı ve çat diye bitti, sonlanmadan. yayından kaldırıldı yani. sanırım amerikan izleyici pek tutmadı diziyi. eh bana soran da olmadı ki daha daha diyeyim...
onda da efenim pek uzun yüzyıllardır yaşamakta olan pek hoş, pek cazip ve de karizmatik bir dedektif vardı. keyifli olan kısımlardan biri şuydu ki dizide 50'li yaşlarında siyah bir bar sahibi vardı ve kendisi kahramanımızın oğlu idi. konuşmaları pek zevkli geçerdi. (aşağıda sağ ortada) bak özledim şimdi. tü kaka amerikalı izleyiciler.

neyse, zaman işte. güzeldir diyorum:)
allahtan durup burada highlander anlatmayacağım... kaç bölümdü o? 5? christopher lambert'in gitgide yaşlandığını görmekten duyduğum acı? of, her zaman "Subway"(1985) deki gibi kalamaz mıydı? (http://www.imdb.com/title/tt0090095/)
new amsterdam diye bir dizi peydahlandı bir de geçen yıl. 8 bölüm oynadı ve çat diye bitti, sonlanmadan. yayından kaldırıldı yani. sanırım amerikan izleyici pek tutmadı diziyi. eh bana soran da olmadı ki daha daha diyeyim...
onda da efenim pek uzun yüzyıllardır yaşamakta olan pek hoş, pek cazip ve de karizmatik bir dedektif vardı. keyifli olan kısımlardan biri şuydu ki dizide 50'li yaşlarında siyah bir bar sahibi vardı ve kendisi kahramanımızın oğlu idi. konuşmaları pek zevkli geçerdi. (aşağıda sağ ortada) bak özledim şimdi. tü kaka amerikalı izleyiciler.

neyse, zaman işte. güzeldir diyorum:)
allahtan durup burada highlander anlatmayacağım... kaç bölümdü o? 5? christopher lambert'in gitgide yaşlandığını görmekten duyduğum acı? of, her zaman "Subway"(1985) deki gibi kalamaz mıydı? (http://www.imdb.com/title/tt0090095/)

yaniyakim diyorum ki ben, "ağır"lamak gerek "an"ları. ağırdan almak, damağa yapıştırmak, yavaş yavaş eriterek tadını çıkartmak, tükenirken de zamana şükranları sunmak mesela...
(subway'i bir kere daha izleme vakti gelmiş)
olası bir başka konu: "aynı filmi defalarca izlemenin prensipleri" (olur mu olur)
23 Mayıs 2009 Cumartesi
yine tao sessizdir'den...
The Sage falls asleep not
Because he ought to
Nor even because he wants to
But because he is sleepy.
şöyle çevrilmiş:
bir bilge uykuya daldığında
ne böyle yapması gerektiği için
ne de böyle olmasını istediği için
yalnızca uykusu geldiği için uyur.
Because he ought to
Nor even because he wants to
But because he is sleepy.
şöyle çevrilmiş:
bir bilge uykuya daldığında
ne böyle yapması gerektiği için
ne de böyle olmasını istediği için
yalnızca uykusu geldiği için uyur.
tao sessizdir, raymond m. smullyan
bir başka alıntı
"pirinç tarlasını korumaya çalışmasa da
davetsiz misafirlerden
aslında amaçsızca durmuyor
bostan korkuluğu"
davetsiz misafirlerden
aslında amaçsızca durmuyor
bostan korkuluğu"
tao sessizdir, raymond m. smullyan
(bukkoku kakushi'den alınmış)
(bukkoku kakushi'den alınmış)
4 Mayıs 2009 Pazartesi
bir alıntı
"aşkta huzursuzluk, kaygı, aşkın kendisi değildir. eğer huzursuzsan, kaygılıysan, tedirginsen, birşeyler olması gerektiği gibi değil demektir, yanlış yapılmış demektir. yoksa aşkın kendisi, neşe, sevinç doludur; kaygılardan ve tedirginliklerden uzaktır."
çernişevsky, nasıl yapmalı
30 Mart 2009 Pazartesi
destroyer




en boktan hissettiğim zamanlarda, etraftaki herşeyi azaltmak istiyorum.
silmek. delete.
o kadar minimize olmak ki, varlığıma dair bir iz bulunamasın.
baktığım yerde kendimi görmeyeyim.kocaman bir çöp poşetine doldurup atayım herşeyi, yatacak yatak kalsın. yiyecek kap, içecek bardak. kişisel hiçbirşey değil ama. nadir anlarda kullanmayı sevdiğim o kahverengi kupayı atıp kurtulayım kendimden, petrol rengi yastık kılıfı demoklesin kılıcı gibi "tercih edilmiş" nesneler niteliğinde çıkıp, yok oluversin. yazdıklarımı silip, çizdiklerimi geri dönüşümsüz çöpe sallayayım. hiç var olmamış olsunlar.
azala azala kalmayayım hiç.
20 Mart 2009 Cuma
zamanla ilgili yepisyeni yabancılaşmalar
ya daaa, bana yeni sadece.eklenen her bir teknolojik yenilik ve onun getirdiği alışkanlıklar, modalar, yeni meşruiyetler sanki en çok zaman algımızı etkiliyor.
diziler ve animasyonlar ve kısa videolar, stop-motionlar, sanki zamana hükmeder oldular.
filmlere 90 dakikalık bağlılıklar yaşayamayacak kadar "hectic" hissettiğimiz oluyor.
dur, onu sonra izlerim, şu facebook a bakayım bir...
kaç 90 dakikalar kurban edilmiştir ama kopmadan, "online!"
derimizin altında ince bir karıncalanma, tembel bir panik, dışarıda kaçırılacak şeyler silsilesi, "yakalama"nın tanımı meçhul, "carpe diem" kılık değiştirip düşman bir suratla bakar oldu...
suçluluk duygusunun bakışları ensemizde, kafamızı geriye çeviremeden adım, bir adım daha, devam et, düz git, gittiğin yol değil, zaman ama...
en büyük korku da o bir an:"şimdi ne yapsam? ne yapıcam? ne yapmalıyım?" hayır hayır, ertele soruyu, anasayfana git, bildirimleri didikle, videoları izle.
paylaşım kavramı nasıl da hızla değişiyor.
olsun, dur,
herşeyin farkındayım, ama sonra düşünücem, dolaplar çekmeceler doldu zihnimde, üstünde düşünülecek, karar alınacak yarım fikir ipuçlarıyla, ama dur, en büyük paniğimiz paniklemekten, dur sakin, tıkla, yorum yap, beğen, paylaş, atlat atağı, boşver krizi, kendimdeyim, biliyorum ama sadece şimdi değil, şimdi değil birazdan.
hep birazdan
18 Mart 2009 Çarşamba
yazmayı özledim

annem yine sordu bugün: "kızım, yazıyor musun?"
annelerin aklına takılanlar işte.
kızım kaşkolunu taktın mı'dan sıkılan anne...
ev arkadaşlarımın erkek olmasının durumu bir sitcom a benzettiğini söyledikten sonra sordu bunu.
uzaktan belki bu davulun sesi yaratıcı geliyordur kimbilir. ama anneciğim, anneciğim, çok da öyle kayıtlara geçilecek bişey yok.
sadece bir holywood klişesi yapmak gerekirse, klozet şeysini arada bir havada buluyosun. hepsi bu.
zamanla genel erkek cazibesinden bişeyler de eksiltiyor olabilirler, nitekim hissiyatsız naharikalar kumpanyasının "aşk" üvertürüne kombine bilet almışçasına kıpırtısızım karşı cinse birer birer. ancak yekünde, ya da terim olarak felan gayet heyecan vericiler ve bu cümleyi bir psikiyatra tekrarlamak zorunda kalmadan vasat bi kırıştırmaya kapağı atmak iyi olabilir diye düşünüyorum.
sevgili anne, bak görüyosun kızın halen içerikle değil, yaygara ile, şatafat ve de göz boyama ile ilgi çekmekte, eğer çekmekteyse.
bu uzun cümleler, çıkılamamış bir post ergenlik ötesi sendroma mı işarettir acaba?
cümleye dair:
başlarsın, işleri zorlaştırmak için de devam edersin, ve başlarken ne diyeceğini bilmektesindir de nasıl diyeceğin hakkında hiçbir fikrin yoktur. böylece her cümle, içeriğinden ipuçlu bir gramer bulmacasına dönüşür ki, bence zevkli bir challenge'dır. aklın varsa kendi üzerine oynar, pes etmez, virgüllerle uzatır, dolaylamalarla sündürür, benzetmelerle evirip çevirir ve halen özne nesne yüklem ilişkisini kaybetmediysen hışımla, kaybettiysen aramak için geriye göz gezdirerek usul usul -şimdi yaptığım gibi- koyarsın noktanı.
yolun dolambaçlılığı ve bunca katakulli yorar, anlamsız bir "başarı" yanılsaması dudaklarının kenarına değer. artık o cümle ile işin bitmiştir. hatta o kadar bitmiştir ki, bir zaman sonra tekrar okuduğunda, başka birine aitmiş gibi bile gelir.
tam bu noktada yine ey yazar parçası, bir duygusal kavşakta bulursun kendini (artık her kimden bahsediyorsak) bir tarafın, "vay ne hoş olmuş" demek eğilimindedir. bu yabancılık sende başarı hissi yaratmıştır çünkü kendine ait oldukları mühletçe pek de kaydadeğer görünmeyeceklerdir gözüne... ya daaaa, bu kadar yabancı bulmak ve hatırlayamamaktan dolayı utanca kapılırsın, al işte, görüntüyü kurtaran, kısmi hayranlık uyandıran bir cümle yazmışım evelallah da, ne kadar da yalancıyım böyle ben, ne kadar da samimiyetsizim ki, aslında muhtemelen söyleyecek hiçbirşeyim yok, laf kalabalığıyla, makyajla uğraşıyorum da, pardon anlatacak hikayem yok ve bu maskenin altında sanki bir yüz de yok.
sevgili anneciğim, bak yazmakla ilgili sorun bana neler yaptırdı? (yine hollywood klişesi, phsyco hep karşıdakini suçlar...)
saatlerce yazabilirim. ama anlatacak bişeyim var mı?
saatlerce yazmaktan zevk alabilir, döne döne yazdıklarımı okuyarak mastürbe olabilirim, ama ne diyebilirim acaba?
oturup gelmelerini beklemekle gelmediklerinden neredeyse eminim.
ben 13 yaşımdan beri aha da şimdi yazar olucam diye bekliyorum:)
şimdi de yatmaya gidiyorum
9 Mart 2009 Pazartesi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





