ananı al da git ve oğlum bak git'i listeye dahil etmiyorum. 'aklıma geldi ama' niyetine burada dursun. literatürde ne kadar kalıcı olacaklarına bakabilsek.
aslında aynen araklıyorum. ekşi sözlükten beğendiğim başlığı kopyalıycam, ve de yapıştırıcam. ondan önce, trivia: az kullanılan bilgi, tırı vırı bilgi demek. yine de artık şu kelimeye daha sabit bir türkçe karşılık bulunamadı sanki. lüzumsuz bilgi? yine ekşi sözlükte birisi 'hurda teferruat' önermiş. kendisini direk yerim.
işte ekşi sözlükten sevdiğimiz entry: 'latince'de kullanmak, yararlanmak, ziyaret etmek, kullanarak aşındırmak gibi anlamlara gelen "terere" eyleminden türetilmiş bir ismin çoğulu olup, adı üstünde, sıkça ve herkesçe kullanılan ve bu yüzden çaba gösterilerek öğrenilmesi gereğini kaybetmiş bilgiler anlamını taşır aslında. ayrıca ilginç bir eşanlamlılık sonucu "üç yol" anlamına gelen trivia, romaya giden gerçekten hızlı ulaşıma uygun şekilde kaplanmış ilk yolların üç tane oluşu nedeniyle bir süre sonra roma'daki tüm geniş ve çokça kullanılan önemli yolları betimler hale gelmiştir. o yollar da üzerinde yürünmekten aşınıp gerçek anlamıyla trivia hale gelmişlerdir zamanla.' superjesus isimli kullanıcıya teşekkür bize bizatihi bu hurda teferruatı kakaladığı için:) ben de trivia kelimesini birçokları gibi imdb.com'dan, film hakkında ıvır zıvır bilgilerin bulunduğu başlıktan öğrendim. alıntılar ve trivia çok keyifliydi. ama işte zamanı berbat yöneten biri olarak imdb den de feci şekilde uzaklaştım. tahminimden de uzağa düşmüş olsam gerek, ekşi sözlükteki bir yorum beni feci üzdü. kaçırmışım. bazı filmlerde, forum kısmında "100 things i've learned from .... (filmin adı) " diye bir başlık oluyormuş ve çok keyifliymiş. tamam, trivia ile çok ilgili değil ama bir tür geek trollemesi (aman allahım, trolü sonunda cümle içinde kullandım) olarak çok şenlikli olabilir gördüğüm kadarıyla...
tüm bunların benimle alakası nedir. şudur. ben tırıvırı bilgi seviyorum. onun peşine düşmeyi, borges'in tarif ettiği gibi hep tek bir yöne dönerek mümkünse bir labirenti en uzun ama en her bir köşesine girilmiş şekilde terk etmeyi seviyorum. ama bu iş zor. zaman alıyor. bir başlık ve onunla ilgili şeyleri ilgili ilgisiz derlemenin keyfi ile o ilgili ilgisiz bilgiyi gezip okumak da başka bir şey olsa gerek üstelik. kelimeler kifayetsiz'e yazarken, ya da kurcalamaca'ya, tutuyorum kendimi, saçaklarımı daha da saçaklandırmamak için. ama tam da bugün saptadım ki bazı durumlarda bu mümkün olmuyor. işte saptama: eğer kurcaladığım kitabın yazarı, fiziksel bir şekilde dışlanmışsa, ya da herhangi bir sebeple azınlıksa işler zorlaşıyor, çünkü (sanırım) sosyal ilişkisi az olan yazar kendini okumaya, araştırmaya, dinlemeye, izlemeye veriyor. böyle olunca da duygusal bağlarla bir de bunları bağlıyor, ilişkilendiriyor ve tarif edebilmek için yazarken bir şeyleri, bunları kullanıyor. işte ben de ne demiş adam diye bunları kovalayıp dururken canım çıkıyor.
ben doksanlarda gençtim en çok. bukowski, boris vian, jack kerouac, ingvar anbjörnsen, ve bilimum hırt, it, marjinal, uçuk, kaçık, sokaktan gelme şeyi okuduğum o zamanlarda, mesela düzüşmek derdik, ya da ne bileyim, başka bir sürü sokaktan terim, argo, severek beğenerek kullanırdık ve aradaki, gerçek sokakla, edebi sokak arasındaki farkı duymayı da sever, bi de üstüne ağzımıza ikisinin de eldiven gibi uyduğunu düşünür, çağımızda olmayı en çok argomuzla sezerdik.
büyümüş olmayı da öyle. hakan günday'ın "zargana"sını okudum, başka bir argo, başka bir sertlik, başka bir sokak.
keyif aldım, ama sahiplenemedim. işte o zaman, aha dedim. aha kızım, basbaya büyümüşün.
fasit daireler. belinin etrafında sonsuzca deneyip çeviremediğin hulahop. bir yerine temas ettiğinde tam karşıtı uzak düşer. oraya temas ettiğinde bir öncekini kaçırırsın. her bir yerine değecekse illa, beline bir kemer al ve sık iyice. pantolonlarını kıçından düşmekten korur. çok sıkıştığında varlığına küfürler edersin.
diğer tarafını izleyen aksak bir simetri. geride kalan ayna. ya da ileri giden. tam o anda neyi nasıl yaptığını ona bakarak göremezsin. sen beklesen de aksin eskimiştir tanıyamazsın. kırmak yedi yıl uğursuzluk.
yine fasit daire. deliliğini görenin deliliğini arttırması. tanığın kendi deliliğini, gördüğü deliliğin tetiklemesi. mıknatısın iten uçları. işlevine uyup çekmediği için cazip, ama işlevi itmek olduğu için işlevsiz.
aklını kapıdan gelen tereddütlü adımlardan çek...
illizyon, gönüllü halüsülasyon
pelerine de bayılırsın ancak tutulmaz. tırnağını kırarsın. uzak tutar. bazen görünmez eyler. yapıp ettiğin tehditkar bir hamle olur. ona göre savrulur ya da durur.
durma şekilleri icat etmek. kalma. aysberg oluverirsin. üçte ikin suyun altında salt kötülük. yalancılığın üçte birlik bir vitrin. üstün yalancı yansımalar, altın pusuda bekleyen tehlike. ne kadar titanik var idiyse batırdın. onlar batmaya yapılmamıştı. müzik eşliğinde gururla siliniverdiler gerçeklikten kendi efsanelerine.
sözler ağzından havaya karışır karışmaz birşeylerle tepkimeye girdi. karbon olsa gerek. canlılığın kararsız mutlak gerekliliği. zihninde gerçek olan havada titreşip inandırmayıcı oldu. ne kadar farklı da ifade etsen değişmez. özneyi nesneye katsan, eylemi yumuşatsan, zarflarla dönüştürsen, zamirleri terbiyeli kullansan. ne yapsan ağzından sevimsiz bir oyun çıktı. kadın sesi o kadar da makbul değil, şaytan onun ağzından konuşur. niyetin akıbete varamadan kirlendi, akışkanlığın bununla lekelendi. gerçek hayatta şeyler geri alınamaz. tam görüldüğün gibi kalakalırsın. gözüne ışık tutulmuş puhu kuşu. üstelik hareketsizlik en güçlü yanın da değildir hani. görebilmek için neler olduğunu gözlerini sağa sola oynatmak ayrı bir fiyasko!
çaban tüm kapanlarda olduğu gibi hepi topu daha çok sıkıştırır seni. bırak ayağını kaç. bu ayaklar tekrar uzar. tekrar. tekrar. her bir kapana başka başka kısılabilmek, bastığı her bir yeri başka bir kapana dönüştürebilmek için. üzerinde dengeni bulup yürümen gereken o ayağı, toprak ezmek nesnesi diye bildiğinde, kapanıverir işte böyle. onu zehirleyen ayakkabılarını birdenbire çıkarıp toprağa basma hevesin. sadece senin hevesin çünkü. ona "toprak" demen bile toprak olmamayı emreder. ah bu fütursuzluk, bu cahil cüreti, bu haddini bilmezlik!
kendi bölgesinin güvenli sınırlarını, işeyen bir köpek gibi işaretlemek üzere, kişisel kutsalların mihenk taşlarına, kerterizlerine hac ziyaretleri, arınma turları.
rüyalar rüya gibi değil hanidir. bu bir hastalık, bir anomali, bir semptom olabilir. gayet rasyonel, imledikleri gerçekler ayan beyan, işaretler, semboller için ne freud'a ne rüya tabirleri kitabındaki güvenilir hamınne vurgusuna ihtiyaç var. rüyalar, kırk yıllık kocanın tanıdık, huysuz, ekşi, şaşaasız ifadesi gibi. net. yine kaç gündür bulaşık yıkamıyorsun der gibi mesela. uykusuzsun, uykusuzluk seni hep bezgin yapar zaten gibi. seni önce tüm heyecanıyla sevdi, sonra sıkıldı artık sevmedi, senin heyecanların hiç onunkiler olmadı. gibi. ve hatta heyecanlarınız hiç aynı değil, bu iş o kadarcık bile olmayacak dediğini anlamak için ne birilerine "çok tuhaf bir rüya gördüm gene," diye anlatmaya başlamalı, ne de içeriye bakıp tekrar tekrar rüyayı kurarak gizli hissiyatlarımı dürtüklemeliyim. ayan beyan. bir yaz günü, güneş bulutun ardından çıkıp seni sıcağa boyadığında, ayağa kalkıp perdeyi çekmen gerektiğini bildiğin kadar biliyorsun işte rüyanın tabirini. şimdi methiyen bu aşikârlığına bile bile ladesin...
"her yandan kelimeler saldırıyor ancak söyleyecek bir cümleye dönüşemiyorlar. yorgunluk bir tür sarhoşluk gibi, elime, koluma, elimdeki kaleme, ayağımı dayadığım sandalyeye, kafamı kaldırdığımda birdenbire önüme seriliveren sokağa yabancılaştırıyor. kelimeler her zamanki gibi kalemimden hızlı. yazmak ani bir ihtiyaç, özlediğim ikinci sesim, ama araya zaman girdiğinden ağır aksak, ritimsiz. uzun süredir görmediğim bir dost gibi uzun sessizlikler oluyor, ama bilirsin, üçbeş cümle sonra susturulamaz bir nehir olacaktır yarenlik. sokağa nazır masada konuşlanıp, gizli bir setin spotundaki kadar yalıtılmış tüm dünyadan, yazarak iyice uzaklaşmak ki kamera kalemin ucunda, her bir harfle imliyor zamanı, saatin saniyeyi atması gibi. evden ve rutinden uzaklaştırıp her bir tıkta yine de oraya giden zaman. yorgunluğun bahanesine sarılıp kaçtım rutinden. halbuki rutindir dinlendiren. zihni kararlardan azat eder. "
"ilk birayı susuzluğun iştahıyla yudumlarla yuvarlamak. biraya yuvarlanmak yakışır. koca bardağı yerine bıraktığında bir parmak eksilmiştir köpüğün izince. paçamda tek gözü kör, kuyruksuz bodur bir kedinin güvensiz temas arayışı. eksilerek büyümek. sana verecek hiç birşeyim yok, benimle oyalanma."
"bu yorgunlukla yazılan şeylerde hep bir burukluk, lüzumsuz bir hüzün kokusu. ama yazan bilir, bal gibi bezginliktir bu. ne hüzün kadar şiirsel, ne burukluk kadar cazibeli."
"dokunulmazlık. birden çiğdem geldi aklıma. bizden büyüktü. ankarada yaşadığı istila evlerden çıkıp gittiği mekanlarda birasını yuvarlayarak, müzik dinlerkenki haliyle tek başına. artık hayat daha kontrol altında. korkarım o da kira ödemek zorundadır."
"önümden geçip giden, kıçı sarmalayan bir külodun bana pek zarif gelen üçgeni. string giymeyerek şık olmaya ayak direyen. string giyip şık olmak da nedir?"
"karşıdaki sarsak görünümlü dev adama dair. onlara yumuşaklık yakıştırılır. bakarken, dokunurken, sararken. kocamanlıkları yeterince ayırdedici değilmiş gibi bir ekstra aksesuarları vardır. bir yelek gibi."
"kalabalığın görünmezliğine sığınıp kıçımı koyduğum yerde, memnun mesut ve kendimce bir huzur geliştirmeyi, durakalmayı deniyorum. yabancılık en rahat ettiğim evde olma hali. iddiasızlığın bir görünmezlik pelerini gibi beni sarıp sarmalamasını umarak. sadece bir yer kaplayıp, etrafı dinlemek. henüz müdavimi olmadığım bir müdavim mekanında bulunuşumun açıklaması. beni ben yapan şeylere, evime ve işime uzak, burada olmak bir yandan bir macera, ama ah aslında ben hep buradayım, bir müdavim olmayan, müdavimler arasında, bu beni açıklıyor. ancak bundaki öykü ne olabilir? nasıl bir kurgu beni içine kabul eder? durduğum yer dahil olmamı engelleyen bir yer. durduğum yer, tam da bu yüzden durduğumdan, beni öykülerden tükürüyor, kabul etmiyor, öğürüyor, kusuyor. böyle oldu. kabulümdür, böyle olacak.
kırık dökük cümlelerle yarım yamalak tanıklıklar durduğum yer. ben burada durmak ve bir öykü kurmak istiyorum ama öykü kahramanı olmaya cesareti olmayan birinin öyküsü nasıl da yalancı olur.
kendimi birden bu şarkıyı mırıldanırken buluyorum.
öğrencilerle imişim birtakım. ancak 18-19 yaş civarındalar, üniversite öğrencileri olsalar gerek, ve bir yandan da yeni tanışmışız, sohbetteyiz ama böyle hani ben bir büyük, bir yetişkin olarak onlara hani anlam ifade eder, işe yarar birşeyler söylemek üzereyim, ve her ne anlatıyorsam onu bir örnekle açıklamak için eski bir tv dizisinden örnek veriyorum ve öyle anlaşılıyor ki onlar dizinin adını bile bilmiyorlar, fakat hani onların yaşı için evet biraz eski birşey seçmiş olabilirim ama hani bu bir klasiktir yahu falan diye düşünüyorum, ama hayır hiçbir işe yaramıyor, hatta konuya ilgilerini nasıl da yitiriverdiklerini görebiliyorum ve ben ifade etmek istediğimi işaret edecek başka bir örnek arıyorum fakat farkediyorum ki, onlarla iletişim kurabilecek ortak izlediğimiz, ilgilendiğimiz hiçbirşey kalmamış ve bu beni birden çok şaşırtıyor, çünkü hazzetmediğim şeylerden uzak dururken
(TV, gazete, tüketim, marka)
dilin ve kavramların değişiminden de uzak kaldığım için bir tür lisan kaybı yaşadığımı farkediyorum ve bir süre sonra insanlarla konuşacak ortak hiçbirşey bulamayacağımı, konuyu bulsam, ifade ederken çuvallayacağımı kavrayarak uyanıyorum...
"babamla iletişim çok zor. sadece isim ve ünlemleri biliyor."
hey heeeeyyyy! blogumun sağını solunu düzelttim, ne zamandır aklımdaydı, amanın blog camiası nasıl da renklenip nasıl da güzelleşmiş, ne zamandır rengi şekli değiştirmek istiyordum, kısmeth bugüneymiş.
başlıkla ilgili çalışmaları sonraya bırakıp yeniyıla girme ritüelleri uydurmak niyetiyle çok sevgi, çok coşku, haz ve samimiyet diliyorum.
lacivert camgöbeği turkuaz bebe mavisi saks mavisi parlament mavisi
(aklıma gelenler bunlar)
(talens- Rembrandt'tan yürütüldü)
8. sınıflarla röprodüksiyon yapıyoruz: velet: hocam bu ne mavisi örtmen: boşver onu. rengin ismi önemli değil, ne gördüğün önemli. velet: iyi de adını bilmeden ben nasıl bulucam renkleri hocam?
gelsin alt metinler, saptamalar, metaforlar, göndermeler, çağrışımlar! (hikayeci toplumun handikapları....)