çooook çok uzun bir aradan sonra tekrar bloga yazmaya karar verdim. gel gör ki artık herşey bambaşka ve ben de öyleyim. o yüzden tam burada blogun öncesi ve sonrası arasında bir kopma yaşanacak.
26 Ekim 2015 Pazartesi
12 Temmuz 2014 Cumartesi
huysuzluğa dair
huysuzum evet.
bu tatil aileyle geçirilen 2 hafta içerisinde babamın söylenme sevgisini fark ettim. kişilere, durumlara, olaylara söylenme ve şikayet.
ve farkettim ki benim lugatımda sohbet mevzularından, sohbet yöntemlerinden biri olarak kayıtlı bu şikayet, sızlanma, mızıkma, söylenme, eleştirme olayı.
buraya yazıyorum ki ben, bu tür şeyleri kolay unutan biri olarak, her söylendiğimde, şikayetten muhabbet yarattığımda, sızlandığımda fark edeyim de vaz geçeyim, bakalım nasıl olacak?
bu tatil aileyle geçirilen 2 hafta içerisinde babamın söylenme sevgisini fark ettim. kişilere, durumlara, olaylara söylenme ve şikayet.
ve farkettim ki benim lugatımda sohbet mevzularından, sohbet yöntemlerinden biri olarak kayıtlı bu şikayet, sızlanma, mızıkma, söylenme, eleştirme olayı.
buraya yazıyorum ki ben, bu tür şeyleri kolay unutan biri olarak, her söylendiğimde, şikayetten muhabbet yarattığımda, sızlandığımda fark edeyim de vaz geçeyim, bakalım nasıl olacak?
dizilerle başım dertte
yazdan yaza izlediğim dizileri unutuyorum. eski gözağrım dizimag hatırlardı. mutluyduk. şimdi resmen karşılaşıp hatırlıyorum. eskiden beklerdim bi de dizi gelsin.
yazdan yaza notu düşüyorum kendime o yüzden:
orange is the new black
hemlock grove
perception
leftovers
under the dome
constantine
bitten ne zamandı?
ya my mad fat diary?
twist sonbahardı ama katlanıp izleyebilecek miyim bir sezon daha?
true dedektif tekrar sezon yapmayacaktı sanırım.
luther devam etme densizliği göstermez.
forbrydelsen sonsuza kadar sürebilir, ben izlerim
bron/broen in ikinci sezonuna neden gıcık oldum? hatunu adama çakmaya çalışıyolar gibi geldi:(
black mirrordan hep en sonradan haberim oluyor.
mentalist yok olsun
tell me you love me dedi berirü bi de freaks and geeks
şimdilik reminder budur.
yazdan yaza notu düşüyorum kendime o yüzden:
orange is the new black
hemlock grove
perception
leftovers
under the dome
constantine
bitten ne zamandı?
ya my mad fat diary?
twist sonbahardı ama katlanıp izleyebilecek miyim bir sezon daha?
true dedektif tekrar sezon yapmayacaktı sanırım.
luther devam etme densizliği göstermez.
forbrydelsen sonsuza kadar sürebilir, ben izlerim
bron/broen in ikinci sezonuna neden gıcık oldum? hatunu adama çakmaya çalışıyolar gibi geldi:(
black mirrordan hep en sonradan haberim oluyor.
mentalist yok olsun
tell me you love me dedi berirü bi de freaks and geeks
şimdilik reminder budur.
11 Şubat 2013 Pazartesi
bir liste
1. siktir git
2. defol
3. bas git
4. git başımdan
5. çek git
6. çek arabanı
7. al voltanı
8. git burdan
9. yaylan
10. uza
11.kaybol
12. hadi baybay
13. güle güle
ben bu kadar bulabildim.
(siktir git ve güle güle serdardan...)
ananı al da git ve oğlum bak git'i listeye dahil etmiyorum. 'aklıma geldi ama' niyetine burada dursun. literatürde ne kadar kalıcı olacaklarına bakabilsek.
5 Şubat 2013 Salı
trivia
aslında aynen araklıyorum. ekşi sözlükten beğendiğim başlığı kopyalıycam, ve de yapıştırıcam.
ondan önce, trivia: az kullanılan bilgi, tırı vırı bilgi demek. yine de artık şu kelimeye daha sabit bir türkçe karşılık bulunamadı sanki.
lüzumsuz bilgi? yine ekşi sözlükte birisi 'hurda teferruat' önermiş. kendisini direk yerim.
işte ekşi sözlükten sevdiğimiz entry:
'latince'de kullanmak, yararlanmak, ziyaret etmek, kullanarak aşındırmak gibi anlamlara gelen "terere" eyleminden türetilmiş bir ismin çoğulu olup, adı üstünde, sıkça ve herkesçe kullanılan ve bu yüzden çaba gösterilerek öğrenilmesi gereğini kaybetmiş bilgiler anlamını taşır aslında. ayrıca ilginç bir eşanlamlılık sonucu "üç yol" anlamına gelen trivia, romaya giden gerçekten hızlı ulaşıma uygun şekilde kaplanmış ilk yolların üç tane oluşu nedeniyle bir süre sonra roma'daki tüm geniş ve çokça kullanılan önemli yolları betimler hale gelmiştir. o yollar da üzerinde yürünmekten aşınıp gerçek anlamıyla trivia hale gelmişlerdir zamanla.'
superjesus isimli kullanıcıya teşekkür bize bizatihi bu hurda teferruatı kakaladığı için:)
ben de trivia kelimesini birçokları gibi imdb.com'dan, film hakkında ıvır zıvır bilgilerin bulunduğu başlıktan öğrendim. alıntılar ve trivia çok keyifliydi. ama işte zamanı berbat yöneten biri olarak imdb den de feci şekilde uzaklaştım. tahminimden de uzağa düşmüş olsam gerek, ekşi sözlükteki bir yorum beni feci üzdü. kaçırmışım. bazı filmlerde, forum kısmında "100 things i've learned from .... (filmin adı) " diye bir başlık oluyormuş ve çok keyifliymiş. tamam, trivia ile çok ilgili değil ama bir tür geek trollemesi (aman allahım, trolü sonunda cümle içinde kullandım) olarak çok şenlikli olabilir gördüğüm kadarıyla...
tüm bunların benimle alakası nedir. şudur. ben tırıvırı bilgi seviyorum. onun peşine düşmeyi, borges'in tarif ettiği gibi hep tek bir yöne dönerek mümkünse bir labirenti en uzun ama en her bir köşesine girilmiş şekilde terk etmeyi seviyorum. ama bu iş zor. zaman alıyor. bir başlık ve onunla ilgili şeyleri ilgili ilgisiz derlemenin keyfi ile o ilgili ilgisiz bilgiyi gezip okumak da başka bir şey olsa gerek üstelik.
kelimeler kifayetsiz'e yazarken, ya da kurcalamaca'ya, tutuyorum kendimi, saçaklarımı daha da saçaklandırmamak için.
ama tam da bugün saptadım ki bazı durumlarda bu mümkün olmuyor.
işte saptama:
eğer kurcaladığım kitabın yazarı, fiziksel bir şekilde dışlanmışsa, ya da herhangi bir sebeple azınlıksa işler zorlaşıyor, çünkü (sanırım) sosyal ilişkisi az olan yazar kendini okumaya, araştırmaya, dinlemeye, izlemeye veriyor. böyle olunca da duygusal bağlarla bir de bunları bağlıyor, ilişkilendiriyor ve tarif edebilmek için yazarken bir şeyleri, bunları kullanıyor. işte ben de ne demiş adam diye bunları kovalayıp dururken canım çıkıyor.
hepsi bu.
ondan önce, trivia: az kullanılan bilgi, tırı vırı bilgi demek. yine de artık şu kelimeye daha sabit bir türkçe karşılık bulunamadı sanki.
lüzumsuz bilgi? yine ekşi sözlükte birisi 'hurda teferruat' önermiş. kendisini direk yerim.
işte ekşi sözlükten sevdiğimiz entry:
'latince'de kullanmak, yararlanmak, ziyaret etmek, kullanarak aşındırmak gibi anlamlara gelen "terere" eyleminden türetilmiş bir ismin çoğulu olup, adı üstünde, sıkça ve herkesçe kullanılan ve bu yüzden çaba gösterilerek öğrenilmesi gereğini kaybetmiş bilgiler anlamını taşır aslında. ayrıca ilginç bir eşanlamlılık sonucu "üç yol" anlamına gelen trivia, romaya giden gerçekten hızlı ulaşıma uygun şekilde kaplanmış ilk yolların üç tane oluşu nedeniyle bir süre sonra roma'daki tüm geniş ve çokça kullanılan önemli yolları betimler hale gelmiştir. o yollar da üzerinde yürünmekten aşınıp gerçek anlamıyla trivia hale gelmişlerdir zamanla.'
superjesus isimli kullanıcıya teşekkür bize bizatihi bu hurda teferruatı kakaladığı için:)
ben de trivia kelimesini birçokları gibi imdb.com'dan, film hakkında ıvır zıvır bilgilerin bulunduğu başlıktan öğrendim. alıntılar ve trivia çok keyifliydi. ama işte zamanı berbat yöneten biri olarak imdb den de feci şekilde uzaklaştım. tahminimden de uzağa düşmüş olsam gerek, ekşi sözlükteki bir yorum beni feci üzdü. kaçırmışım. bazı filmlerde, forum kısmında "100 things i've learned from .... (filmin adı) " diye bir başlık oluyormuş ve çok keyifliymiş. tamam, trivia ile çok ilgili değil ama bir tür geek trollemesi (aman allahım, trolü sonunda cümle içinde kullandım) olarak çok şenlikli olabilir gördüğüm kadarıyla...
kelimeler kifayetsiz'e yazarken, ya da kurcalamaca'ya, tutuyorum kendimi, saçaklarımı daha da saçaklandırmamak için.
ama tam da bugün saptadım ki bazı durumlarda bu mümkün olmuyor.
işte saptama:
eğer kurcaladığım kitabın yazarı, fiziksel bir şekilde dışlanmışsa, ya da herhangi bir sebeple azınlıksa işler zorlaşıyor, çünkü (sanırım) sosyal ilişkisi az olan yazar kendini okumaya, araştırmaya, dinlemeye, izlemeye veriyor. böyle olunca da duygusal bağlarla bir de bunları bağlıyor, ilişkilendiriyor ve tarif edebilmek için yazarken bir şeyleri, bunları kullanıyor. işte ben de ne demiş adam diye bunları kovalayıp dururken canım çıkıyor.
hepsi bu.
1 Aralık 2012 Cumartesi
argo
ben doksanlarda gençtim en çok. bukowski, boris vian, jack kerouac, ingvar anbjörnsen, ve bilimum hırt, it, marjinal, uçuk, kaçık, sokaktan gelme şeyi okuduğum o zamanlarda, mesela düzüşmek derdik, ya da ne bileyim, başka bir sürü sokaktan terim, argo, severek beğenerek kullanırdık ve aradaki, gerçek sokakla, edebi sokak arasındaki farkı duymayı da sever, bi de üstüne ağzımıza ikisinin de eldiven gibi uyduğunu düşünür, çağımızda olmayı en çok argomuzla sezerdik.
büyümüş olmayı da öyle. hakan günday'ın "zargana"sını okudum, başka bir argo, başka bir sertlik, başka bir sokak.
keyif aldım, ama sahiplenemedim. işte o zaman, aha dedim. aha kızım, basbaya büyümüşün.
büyümüş olmayı da öyle. hakan günday'ın "zargana"sını okudum, başka bir argo, başka bir sertlik, başka bir sokak.
keyif aldım, ama sahiplenemedim. işte o zaman, aha dedim. aha kızım, basbaya büyümüşün.
7 Ocak 2012 Cumartesi
dünden kalan sayıklama
hakkı mıdır, aksak salak kudretimin istikrar?
tarihte tekerrür. nesnede değişikliğe rağmen.

fasit daireler. belinin etrafında sonsuzca deneyip çeviremediğin hulahop. bir yerine temas ettiğinde tam karşıtı uzak düşer. oraya temas ettiğinde bir öncekini kaçırırsın. her bir yerine değecekse illa, beline bir kemer al ve sık iyice. pantolonlarını kıçından düşmekten korur. çok sıkıştığında varlığına küfürler edersin.
diğer tarafını izleyen aksak bir simetri. geride kalan ayna. ya da ileri giden. tam o anda neyi nasıl yaptığını ona bakarak göremezsin. sen beklesen de aksin eskimiştir tanıyamazsın. kırmak yedi yıl uğursuzluk.

yine fasit daire. deliliğini görenin deliliğini arttırması. tanığın kendi deliliğini, gördüğü deliliğin tetiklemesi. mıknatısın iten uçları. işlevine uyup çekmediği için cazip, ama işlevi itmek olduğu için işlevsiz.
aklını kapıdan gelen tereddütlü adımlardan çek...
illizyon, gönüllü halüsülasyon
pelerine de bayılırsın ancak tutulmaz. tırnağını kırarsın. uzak tutar. bazen görünmez eyler. yapıp ettiğin tehditkar bir hamle olur. ona göre savrulur ya da durur.

durma şekilleri icat etmek. kalma. aysberg oluverirsin. üçte ikin suyun altında salt kötülük. yalancılığın üçte birlik bir vitrin. üstün yalancı yansımalar, altın pusuda bekleyen tehlike. ne kadar titanik var idiyse batırdın. onlar batmaya yapılmamıştı. müzik eşliğinde gururla siliniverdiler gerçeklikten kendi efsanelerine.
sözler ağzından havaya karışır karışmaz birşeylerle tepkimeye girdi. karbon olsa gerek. canlılığın kararsız mutlak gerekliliği. zihninde gerçek olan havada titreşip inandırmayıcı oldu. ne kadar farklı da ifade etsen değişmez. özneyi nesneye katsan, eylemi yumuşatsan, zarflarla dönüştürsen, zamirleri terbiyeli kullansan. ne yapsan ağzından sevimsiz bir oyun çıktı. kadın sesi o kadar da makbul değil, şaytan onun ağzından konuşur. niyetin akıbete varamadan kirlendi, akışkanlığın bununla lekelendi. gerçek hayatta şeyler geri alınamaz. tam görüldüğün gibi kalakalırsın. gözüne ışık tutulmuş puhu kuşu. üstelik hareketsizlik en güçlü yanın da değildir hani. görebilmek için neler olduğunu gözlerini sağa sola oynatmak ayrı bir fiyasko!
çaban tüm kapanlarda olduğu gibi hepi topu daha çok sıkıştırır seni. bırak ayağını kaç. bu ayaklar tekrar uzar. tekrar. tekrar. her bir kapana başka başka kısılabilmek, bastığı her bir yeri başka bir kapana dönüştürebilmek için. üzerinde dengeni bulup yürümen gereken o ayağı, toprak ezmek nesnesi diye bildiğinde, kapanıverir işte böyle. onu zehirleyen ayakkabılarını birdenbire çıkarıp toprağa basma hevesin. sadece senin hevesin çünkü. ona "toprak" demen bile toprak olmamayı emreder. ah bu fütursuzluk, bu cahil cüreti, bu haddini bilmezlik!
yaşamın dayatmalarına benzer. merak ve coşku ağızda emrivakinin sevimsiz tadını bırakır.
22 Aralık 2011 Perşembe
territory
10 Haziran 2011 Cuma
tabiri caiz rüya
rüyalar rüya gibi değil hanidir. bu bir hastalık, bir anomali, bir semptom olabilir. gayet rasyonel, imledikleri gerçekler ayan beyan, işaretler, semboller için ne freud'a ne rüya tabirleri kitabındaki güvenilir hamınne vurgusuna ihtiyaç var. rüyalar, kırk yıllık kocanın tanıdık, huysuz, ekşi, şaşaasız ifadesi gibi. net. yine kaç gündür bulaşık yıkamıyorsun der gibi mesela. uykusuzsun, uykusuzluk seni hep bezgin yapar zaten gibi. seni önce tüm heyecanıyla sevdi, sonra sıkıldı artık sevmedi, senin heyecanların hiç onunkiler olmadı. gibi. ve hatta heyecanlarınız hiç aynı değil, bu iş o kadarcık bile olmayacak dediğini anlamak için ne birilerine "çok tuhaf bir rüya gördüm gene," diye anlatmaya başlamalı, ne de içeriye bakıp tekrar tekrar rüyayı kurarak gizli hissiyatlarımı dürtüklemeliyim. ayan beyan. bir yaz günü, güneş bulutun ardından çıkıp seni sıcağa boyadığında, ayağa kalkıp perdeyi çekmen gerektiğini bildiğin kadar biliyorsun işte rüyanın tabirini. şimdi methiyen bu aşikârlığına bile bile ladesin...
radyodan dilime dolanır parça...
26 Mayıs 2011 Perşembe
sayıkla sayıklayabildiğin kadar, blog senin
darmadağınıklığı korunarak, alakalı alakasız aktarıldı. beğenilmeyen yerler veto edildi, yazılmamış sayıldı.
"her yandan kelimeler saldırıyor ancak söyleyecek bir cümleye dönüşemiyorlar. yorgunluk bir tür sarhoşluk gibi, elime, koluma, elimdeki kaleme, ayağımı dayadığım sandalyeye, kafamı kaldırdığımda birdenbire önüme seriliveren sokağa yabancılaştırıyor. kelimeler her zamanki gibi kalemimden hızlı. yazmak ani bir ihtiyaç, özlediğim ikinci sesim, ama araya zaman girdiğinden ağır aksak, ritimsiz. uzun süredir görmediğim bir dost gibi uzun sessizlikler oluyor, ama bilirsin, üçbeş cümle sonra susturulamaz bir nehir olacaktır yarenlik. sokağa nazır masada konuşlanıp, gizli bir setin spotundaki kadar yalıtılmış tüm dünyadan, yazarak iyice uzaklaşmak ki kamera kalemin ucunda, her bir harfle imliyor zamanı, saatin saniyeyi atması gibi. evden ve rutinden uzaklaştırıp her bir tıkta yine de oraya giden zaman. yorgunluğun bahanesine sarılıp kaçtım rutinden. halbuki rutindir dinlendiren. zihni kararlardan azat eder. "
"ilk birayı susuzluğun iştahıyla yudumlarla yuvarlamak. biraya yuvarlanmak yakışır. koca bardağı yerine bıraktığında bir parmak eksilmiştir köpüğün izince. paçamda tek gözü kör, kuyruksuz bodur bir kedinin güvensiz temas arayışı. eksilerek büyümek. sana verecek hiç birşeyim yok, benimle oyalanma."
"bu yorgunlukla yazılan şeylerde hep bir burukluk, lüzumsuz bir hüzün kokusu. ama yazan bilir, bal gibi bezginliktir bu. ne hüzün kadar şiirsel, ne burukluk kadar cazibeli."
"dokunulmazlık. birden çiğdem geldi aklıma. bizden büyüktü. ankarada yaşadığı istila evlerden çıkıp gittiği mekanlarda birasını yuvarlayarak, müzik dinlerkenki haliyle tek başına. artık hayat daha kontrol altında. korkarım o da kira ödemek zorundadır."
"önümden geçip giden, kıçı sarmalayan bir külodun bana pek zarif gelen üçgeni. string giymeyerek şık olmaya ayak direyen. string giyip şık olmak da nedir?"
"karşıdaki sarsak görünümlü dev adama dair. onlara yumuşaklık yakıştırılır. bakarken, dokunurken, sararken. kocamanlıkları yeterince ayırdedici değilmiş gibi bir ekstra aksesuarları vardır. bir yelek gibi."
"kalabalığın görünmezliğine sığınıp kıçımı koyduğum yerde, memnun mesut ve kendimce bir huzur geliştirmeyi, durakalmayı deniyorum. yabancılık en rahat ettiğim evde olma hali. iddiasızlığın bir görünmezlik pelerini gibi beni sarıp sarmalamasını umarak. sadece bir yer kaplayıp, etrafı dinlemek. henüz müdavimi olmadığım bir müdavim mekanında bulunuşumun açıklaması. beni ben yapan şeylere, evime ve işime uzak, burada olmak bir yandan bir macera, ama ah aslında ben hep buradayım, bir müdavim olmayan, müdavimler arasında, bu beni açıklıyor. ancak bundaki öykü ne olabilir? nasıl bir kurgu beni içine kabul eder? durduğum yer dahil olmamı engelleyen bir yer. durduğum yer, tam da bu yüzden durduğumdan, beni öykülerden tükürüyor, kabul etmiyor, öğürüyor, kusuyor. böyle oldu. kabulümdür, böyle olacak.
kırık dökük cümlelerle yarım yamalak tanıklıklar durduğum yer. ben burada durmak ve bir öykü kurmak istiyorum ama öykü kahramanı olmaya cesareti olmayan birinin öyküsü nasıl da yalancı olur.
kendimi birden bu şarkıyı mırıldanırken buluyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)












